ABD–İsrail Faşist İttifakının İran Savaşı ve Türkiye Üzerine Etkileri
Daha önce kaleme aldığımız birçok analizde, ABD ile müttefiklerinin küresel ve bölgesel politikalarının rastlantısal değil, belirli bir stratejik akıl doğrultusunda şekillendiğini vurgulamıştık. Bu politikalar, anlık krizlere verilen tepkilerden ibaret olmayıp, uzun vadeli güç dengelerini yeniden kurmayı hedefleyen bütünlüklü bir stratejik eksene dayanmaktadır. Bu eksen, askeri müdahalelerden diplomatik hamlelere, ekonomik baskı araçlarından ideolojik yönlendirmelere kadar çok katmanlı bir yapıya sahiptir ve dünya siyasetinde görülen birçok gelişme bu çerçeve içinde anlam kazanmaktadır.
ABD–İsrail Faşist İttifakının İran Savaşı ve Türkiye Üzerine Etkileri
Kemal Erdem
Daha önce kaleme aldığımız birçok analizde, ABD ile müttefiklerinin küresel ve bölgesel politikalarının rastlantısal değil, belirli bir stratejik akıl doğrultusunda şekillendiğini vurgulamıştık. Bu politikalar, anlık krizlere verilen tepkilerden ibaret olmayıp, uzun vadeli güç dengelerini yeniden kurmayı hedefleyen bütünlüklü bir stratejik eksene dayanmaktadır. Bu eksen, askeri müdahalelerden diplomatik hamlelere, ekonomik baskı araçlarından ideolojik yönlendirmelere kadar çok katmanlı bir yapıya sahiptir ve dünya siyasetinde görülen birçok gelişme bu çerçeve içinde anlam kazanmaktadır.
Bu stratejik çerçeveye bakıldığında, bir dizi hedefin birbirine bağlı biçimde ilerletildiği görülmektedir. Bunların başında Rusya’nın Çin’den kopartılması ve yeniden Batı eksenine çekilmesi gelmektedir. Aynı süreçte Avrupa’nın, Rusya ile hem ekonomik hem de jeopolitik anlamda yeniden paylaşılması ve içeride daha otoriter, hatta faşizan eğilimlere açık hale getirilmesi hedeflenmektedir. Ortadoğu’da ise Körfez monarşilerinin etkisinin Lübnan’dan Afganistan-Pakistan hattına kadar genişletilmesi, İran rejiminin yıkılması ve yerine ABD ile uyumlu yeni bir otoriter yapının kurulması öngörülmektedir. Türkiye özelinde ise AKP rejiminin tasfiye edilerek, yerine daha sert, milliyetçi ve Batı ile uyumlu bir yönetim modelinin getirilmesi bu stratejinin önemli bir ayağını oluşturmaktadır. Nihai hedef ise bu bütün adımlar aracılığıyla Çin’in çevrelenmesi ve küresel güç olarak zayıflatılmasıdır.
ABD’nin bu yeni küresel stratejisi, yüzeyde yeni gibi görünse de aslında Soğuk Savaş dönemindeki güç dengesi mantığına bir tür geri dönüş niteliği taşımaktadır. Ancak burada kritik bir fark bulunmaktadır. Soğuk Savaş’ta ABD, Çin ile yakınlaşarak Sovyetler Birliği’ni dengelemeye çalışmıştı. Günümüzde ise roller tersine dönmüş; ABD bu kez Rusya’yı yanına çekerek Çin’i sınırlamayı hedeflemektedir. Bu durum, küresel güç dengelerinin statik değil, sürekli yeniden kurulan bir yapı olduğunu ve ittifakların ideolojik değil, stratejik çıkarlar temelinde şekillendiğini bir kez daha göstermektedir.
Bu stratejik yaklaşımın teorik ve pratik mimarlarından biri olarak Henry Kissinger öne çıkmaktadır. Kissinger’ın güç dengesi üzerine kurulu yaklaşımı, Trump ve MAGA hareketinin ideolojik çerçevesiyle uyumlu biçimde yeniden formüle edilmiştir. Bu anlayışta uluslararası ilişkiler, değerler ya da ilkeler üzerinden değil, doğrudan güç ilişkileri üzerinden tanımlanır. Bu nedenle ittifak sistemleri sabit değil, sürekli yeniden dengelenen yapılar olarak ele alınır. Aynı mantık, yalnızca devletler arası ilişkilerde değil, ülkelerin iç siyasetlerinde de değişim dayatır. Türkiye’nin bu stratejik denklemde özel bir konuma sahip olması da bu nedenledir.
Kissinger’in perspektifinde Ortadoğu, özellikle mezhepsel ve ideolojik gerilimler üzerinden şekillendirilen bir denge alanıdır. Şii radikalizminin Sünni radikalizm aracılığıyla zayıflatılması hedeflenirken, aynı zamanda Sünni radikalizmin kontrolsüz biçimde güçlenmesinin de önüne geçilmek istenir. Bu çelişkili gibi görünen yaklaşım aslında klasik güç dengesi mantığının bir sonucudur. Suriye’den Afganistan’a kadar uzanan coğrafyada belirli cihatçı unsurların önünün açılması, bu stratejinin bir parçası olarak değerlendirilirken; Türkiye’de AKP rejiminin tasfiye edilmesiyle bu akımın sınırlandırılması planlanmaktadır. Böylece aynı güç, hem araç hem de tehdit olarak kullanılarak kontrol altında tutulmak istenmektedir.
İsrail açısından bakıldığında ise bu denge politikası ciddi güvenlik riskleri barındırmaktadır. ABD ve Körfez monarşileri aracılığıyla desteklenen Sünni radikalizmin, uzun vadede İsrail’e yönelme ihtimali Tel Aviv yönetimi açısından temel bir kaygı kaynağıdır. Bu tehdidin gerçekleşmesinde en kritik faktörlerden biri, Körfez ülkeleri ile Türkiye arasında kurulabilecek stratejik yakınlaşmadır. Böyle bir eksenin Mısır ile koordinasyon içinde hareket etmesi, İsrail’in jeopolitik olarak çevrelenmesi anlamına gelebilir. Bu nedenle İsrail, Türkiye’de mevcut siyasi yapının değişmesini ve yerine kendisiyle daha uyumlu bir yönetimin gelmesini stratejik bir gereklilik olarak görmektedir. Son dönemde İsrail’in Erdoğan yönetimine yönelik sert tutumunun arkasında da bu daha geniş stratejik çerçeve yatmaktadır.
Benzer bir dengeleme yaklaşımı Rusya için de geçerlidir. Rusya’nın Avrupa’da ve eski Sovyet coğrafyasında aşırı güçlenmesi, ABD açısından istenmeyen bir durumdur. Bu nedenle Türkiye’nin Batı eksenine daha sıkı bağlanması, Rusya’nın etki alanını sınırlayacak bir araç olarak değerlendirilmektedir. Kissinger’ın güç dengesi yaklaşımında temel ilke açıktır: güç, ancak başka bir güçle dengelenebilir. Bu nedenle jeopolitik rekabet, sürekli yeni güç merkezleri yaratma ve bunları birbirine karşı konumlandırma süreci olarak ilerlemektedir.
Trump döneminde Ortadoğu’da atılan adımlar da bu stratejik mantığın bir parçası olarak okunmalıdır. Örneğin Suriye’de Baas rejiminin zayıflatılması ya da parçalanması yalnızca İran’ın bölgesel etkisini sınırlamaya yönelik değildi; aynı zamanda Türkiye’deki mevcut siyasi yapının dolaylı olarak zayıflatılmasını da hedefliyordu. Bu stratejide bazı aktörler doğrudan hedef alınırken, bazıları dolaylı biçimde kuşatma altına alınmaktadır. Böylece çok katmanlı bir baskı mekanizması oluşturulmaktadır.
Trump’ın küresel stratejisinin temel mantığı, İran ile doğrudan ve kapsamlı bir savaşa girmeden önce Türkiye’de siyasi dönüşümün sağlanmasını öngörmekteydi. İran’a yönelik sınırlı ve taktik hamleler bu süreçte mümkün görülse de, rejimin tamamen yıkılması için geniş çaplı bir askeri angajmanın erken olduğu düşünülmekteydi. Bu nedenle “önce Türkiye” yaklaşımı stratejik bir öncelik olarak belirlenmişti.
Ancak bu stratejik çerçeveye rağmen, beklenmedik biçimde İran ile daha erken bir çatışma sürecine girilmesi önemli bir kırılma yaratmıştır. Bu durumun anlaşılabilmesi için yalnızca uluslararası ilişkiler değil, İsrail’in iç siyaseti ve bu siyasetin ABD üzerindeki etkisi de dikkate alınmalıdır. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, çeşitli siyasi ve istihbari araçlar üzerinden ABD yönetimi üzerinde baskı kurarak öncelikleri değiştirdiği görülmektedir. Bu müdahale, stratejik sıralamayı tersine çevirmiş ve İran meselesini Türkiye’den önce gündeme taşımıştır. Ancak bu değişiklik, ABD ve İsrail açısından beklenmedik sonuçlar doğurmuş ve ciddi maliyetler üretmiştir.
Bu küresel stratejinin uygulanabilirliği açısından İran savaşı kritik bir sınav niteliği taşımaktaydı. Bu nedenle sürecin başından itibaren gelişmeleri temkinli biçimde izlemek, erken yorumlardan kaçınmak daha doğru bir yaklaşım olmuştur. Sahadaki gelişmeler, teorik çerçevenin ne ölçüde hayata geçirilebildiğini test eden bir laboratuvar işlevi görmüştür.
Son kırk günlük süreç, ABD ve müttefiklerinin bu stratejiyi mevcut koşullarda tam anlamıyla ilerletemediğini ve önemli bir siyasi teşhirle karşı karşıya kaldığını göstermektedir. İran’daki hesapların tam olarak tutmaması, Türkiye’deki mevcut iktidarın geçici de olsa nefes almasını sağlamıştır. Bununla birlikte, Trump yönetiminin İsrail’in taleplerini kısmen karşılayarak İran ile uzun süreli bir ateşkese yönelmesi ve ardından yeniden “önce Türkiye” stratejisine dönmesi ihtimal dahilindedir. Böyle bir senaryoda İran meselesi geçici olarak dondurulabilir; ancak bunun gerçekleşmesi için İsrail iç siyasetinin de belirli ölçüde dengelenmesi gerekecektir.
Sonuç olarak Ortadoğu’daki gelişmelerin yönü, yalnızca bölgesel dinamiklere değil, ABD ile İsrail arasındaki ilişkinin nasıl evrileceğine de doğrudan bağlıdır. Bu ilişkinin niteliği değiştikçe, bölgedeki güç dengeleri ve stratejik öncelikler de yeniden şekillenecektir.
