Akp ve Mhp

İçinden geçtiğimiz süreçte, AKP ile MHP arasındaki ilişkilerin doğasının doğru bir şekilde ele alınması ve çözümlenmesi büyük önem arzetmektedir. Çünkü bu iki parti arasındaki ilişki potansiyel olarak, AKP ile Gülen Cemaati arasında yaşanan politik kırılmaya benzer bir kırılma barındırmaktadır. İşlerin o noktaya kadar varıp varmayacağını hiç kuşkusuz zaman gösterecektir. Ancak bu iki partinin benzer yönelimlerinden (totaliter bir sistemi savunmaları) farklı olarak, farklı bir stratejik yönelime sahip olmaları, onların arasına atılmış politik bir düğümdür ve bu düğümün şöyle ya da böyle çözülmesi zorunludur.

Akp ve Mhp

İçinden geçtiğimiz süreçte, AKP ile MHP arasındaki ilişkilerin doğasının doğru bir şekilde ele alınması ve çözümlenmesi büyük önem arzetmektedir. Çünkü bu iki parti arasındaki ilişki potansiyel olarak, AKP ile Gülen Cemaati arasında yaşanan politik kırılmaya benzer bir kırılma barındırmaktadır. İşlerin o noktaya kadar varıp varmayacağını hiç kuşkusuz zaman gösterecektir. Ancak bu iki partinin benzer yönelimlerinden (totaliter bir sistemi savunmaları) farklı olarak, farklı bir stratejik yönelime sahip olmaları, onların arasına atılmış politik bir düğümdür ve bu düğümün şöyle ya da böyle çözülmesi zorunludur.

Bundan önceki makalede de belirttiğimiz gibi (Bak. Erdoğan, Joe Biden ve Manevra), MHP’nin dış politika vizyonu ile Trump’ın dış politika vizyonu çakışmaktaydı. Trump önceki ABD başkanları gibi, Erdoğan’ın hırslarına gem vurmak ve ona demokratikleşme baskısı yapmak yerine, Erdoğan’ın anti-demokratik yapısını kabul ederek, onu ABD politikasına angaje etme ve bu temelde ondan yararlanma politikasını devreye soktu. Bölgede Türkiye’nin yayılmacılığının önünü açarak, başta Rusya olmak üzere bir çok devlet ile onu savaştırmak ve bu temelde İran rejiminin devrilmesi sırasında hem Türkiye’yi hareketsiz tutmak hem de Rusya’nın Türkiye ile savaşından dolayı İran’a yardıma gelemeyeceği hesabını güdüyordu.

Trump’ın bu politikasının en önemli noktası, ABD’nin geleneksel Türkiye politikasından (ki Cumhuriyetçiler ile Demokratların ortak politikasıdır) vazgeçilmesidir. Özellikle Sovyet Bloku’nun çökmesinden ve AB’nin 1992’de kurulmasından sonra ABD’nin Türkiye politikası, Türkiye’nin AB’ye üye olması ve onun bu temelde cesaretlendirilmesi ve hatta gerekirse “itilmesi” üzerine oturur. Türkiye’nin gerekli demokratik reformları yaparak AB’ye üye olması, ABD-AB stratejik ittifakının da bir gereğidir. Ama ilk defa bir ABD başkanı 1992’den beri, Türkiye’nin demokratikleşerek AB’ye doğru gitmesi yönünde baskı yapmak yerine, Türkiye’yi daha totaliter ve yayılmacı bir rejime doğru yönelmesi noktasında cesaretlendirdi. Hiç kuşkusuz bu durum, ABD siyasetinde Trump ile ortaya çıkan faşizme doğru bir eksen kaymasının sonucuydu.

Trump ile birlikte ABD siyasetinde ortaya çıkan bu yeni durum belki Erdoğan için de bir sürprizdi. Çünkü Erdoğan, Trump’ın ilk dönemlerinde geleneksel bir ABD politikası bekliyordu ve anlaşılan bazı görüşmelerden sonra Trump’ın farklı bir politik tarzının olduğunu ve de geleneksel ABD politikasından koptuğunu anladı. Erdoğan açısından bu yeni ABD  politikasının çerçevesinin anlaşılması, kendi dolaylı stratejik tutumunun genel çerçevesinin belirlenmesi açısından zorunluydu, ki bu dolaylı tutum görünürde Trump’ın politikasıyla taktik bir uyumu gerektiriyordu.

Erdoğan Trump karşısında zaman kazanmak ve onun hem kendisine hem de Türkiye’ye karşı uygulayacağı baskıyı yumuşatmak için, Trump’ın politikasını görünürde taktik olarak kabul etti ve hatta Trump’a samimiyetini göstermek için de başka bir taktik geliştirdi: Türk iç politikasında MHP’ye taktik olarak yanaşma. Zaten 2013 yılında Gülen Cemaati ile kopuşmadan sonra, Gülen Cemaati’nin kadrolarının yerine Mehmet Ağar-Süleyman Soylu ikilisi milliyetçi polisleri alarak, bürokrasi üzerinden AKP ile MHP arasında bir politik yakınlaşmanın kapısını aralamışlardı. Ama Trump’ın yeni ABD politikası, Erdoğan’a yeni politik ufuklar açıyordu.

Erdoğan’ın dolaylı stratejik tutum politikası, görünürde ABD politikasına angaje olarak ya da bu politika içerisine girmiş görünerek ABD başkanını uyutmaya dönüktür. Erdoğan iç muhalefetten dolayı zayıflayan MHP’ye el atarak ve Devlet Bahçeli’nin MHP genel başkanı kalmasını sağlayarak Trump yönetimine önemli bir mesaj yolluyordu. Çünkü MHP’nin AKP’nin yanına alınması demek, Türkiye’nin bölgesinde daha da yayılmacı bir politika izleyerek Rusya ile karşı karşıya gelineceğine dair ABD yönetiminde umutların AKP noktasında diri tutulmasına yönelikti. Erdoğan Devlet Bahçeli aracılığıyla Trump’ın, Trump aracılığıyla da Devlet Bahçeli’nin kafasını karıştırıyordu ve onlardaki beklentiyi diri tutuyordu. Hem Trump hem de Bahçeli, Erdoğan’ın söz vermiş olduğu gibi Türkiye’nin denge politikasını bırakmasını ve ABD ile stratejik bir politikaya sürüklenmesini istiyorlardı. Erdoğan hem Trump hem de Devlet Bahçeli ile taktik bir şekilde yakınlaşarak, Libya’dan Azerbaycan’a kadar ve hatta Ukrayna’ya kadar olan geniş bir coğrafyada, Rusya’ya karşı yayı germeye ama Rusya ile de direk çatışmadan kaçınan çok ince bir politika izlemeye başladı. Yayın gerilmesi, Trump ile Bahçeli’nin oltaya takılıp sürüklenmesine, Rusya ile direk çatışmadan kaçınma ise, bu ikisinde Erdoğan’a karşı bir öfkeye neden oluyordu.

Erdoğan’ın MHP’ye taktik olarak yanaşmasının üç önemli nedeni vardı:

1-Erdoğan MHP gibi anti-Rus ve anti-İran çizgisine ve geleneksel olarak da ABD’ye yakın olan bir partiyi yanına alarak, Trump’a ABD politikaları çerçevesinde ilerlediği görünümü veriyordu.

2- Dış politikadaki bu manevrayı aynı anda kendi iç politikadaki hedefine yani başkanlık sistemine geçişe kanalize ediyordu. Başkanlık sistemine geçmek için Erdoğan’ın belirli bir süre için yaslanacağı bir koltuk değneğine ve fazladan bir oy deposuna ihtiyacı vardı. MHP’nin iç zayıflığından yararlanarak ve Trump ile geliştirmiş olduğu taktik ilişkiye dayanarak, Devlet Bahçeli’yi belirli bir süre için  makaraya sarıp, belirli bir süre kendi politik emelleri için kullanıp ve zamanı gelince ıskartaya çıkarmak istiyordu.

3- MHP’nin başı boş bırakılması, milliyetçi-ülkücü cephenin bir blok olarak AKP’nin karşısına yani CHP’nin yanına gitmesine neden olabilirdi. Erdoğan MHP’ye el atarak bu partinin blok halinde karşısına geçmesine de engel oldu. Meral Akşener ve İYİ Parti deneyiminin de gösterdiği gibi, Meral Akşener’in MHP’nin başına geçmesi durumunda, bütün MHP blok halinde CHP’nin yanına geçecekti.

Herşey Erdoğan’ın istediği gibi gelişirken ve Erdoğan doğru taktiklerle rakiplerini bölüp ve saflarını güçlendirirken, feci bir hataya imza attı. Aslında buna daha çok “evdeki hesabın çarşıya uymaması” demek daha doğru olur. Bu hata parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçme ve seçilme tavanını yüzde elli artı bire çıkartmak olmuştur. Erdoğan başkanlık sistemine geçildiğinde ve bütün politik sistemi “kuvvetler birliği” temelinde kendisine bağladığında, Türkiye’yi ekonomik olarak uçuracağını ve bu temelde de seçmen tabanını yüzde elliden fazla  ve  kalıcı bir şekilde  konsolide edebileceğini sanmıştır. Ama gelişmeler tam tersini ortaya çıkarmış, yıkıcı bir ekonomik kriz ile birlikte, seçmen tabanı yüzde otuzların başına düşmüş ve yargının tamamen yürütmeye bağlanması da kendi seçmen kitlesinin bir bölümünde tepkiye neden olmuştur.

İşte işlerin bu ters gidişi, Devlet Bahçeli ve MHP’ye yaramış ve Erdoğan’ın sıkışmasına neden olmuştur. Joe Biden seçildiğinde daha doğrusu seçilmesi kesinleştiğinde Erdoğan yeni ABD yönetimi karşısında hemen gardını alarak ve diğer ABD başkanları karşısında yaptığı gibi dolaylı stratejik tutuma geçerek, Biden yönetimi ile görünürde taktik uyum aramaya başlamış ve bu temelde reform ve “yeni sayfa” söylemlerini devreye sokmuştur. Ama bundan önce yeni ABD yönetimi ile taktik uyuma geçiş politikasını damadı Berat Albayrak operasyonu ile yapmıştır.

Berat Albayrak Trump döneminin sembollerinden biridir ve bu sembolün devreden çıkarılması zaten Biden yönetimine güçlü bir mesajdır. Berat Albayrak’ın özellikle Trump’ın damadı ile yakın temas kurması ve “damattan damada” diplomasiyi öne çıkarması, Trump’ın devlet kurumlarını by pass eden tarzı ile uyuştuğu için Erdoğan’ın da işine geliyordu. Tam bu noktada, Erdoğan’ın dönemsel taktiklerine uygun olarak AKP’yi nasıl kullandığını da anlamak gerekir.

AKP içerisinde Erdoğan’ın bilerek izin verdiği ve güçlü liderlik yapısıyla sınırlarını sürekli kontrol ettiği iki çizgi ya da kanat bulunmaktadır. Bunlardan ilki ABD ile stratejik ilişki kurmayı savunan kanattır; diğeri de mevcut denge konumunu devam ettirmek gerektiğine inan kanattır, ki Erdoğan’ın kendisi de bu sonuncusuna dahildir. Berat Albayrak ve Pelikancılar, ABD ile birlikte stratejik olarak hareket etmek isteyen ama bu işbirliğini AB üzerinden değil ama MHP gibi faşist-milliyetçi ve dinci bir çizgi üzerinden kurmak isteyen bir kanattır. Erdoğan Trump döneminde bu kanadın siyasi olarak öne çıkmasını sağlayarak ve parti içindeki bu kanadın gelecekte partiye egemen olacağı havası yaratarak aynı zamanda ABD yönetiminin (MHP’nin de) hem kafasını karıştırıyor hem de beklentilerini diri tutuyordu. Berat Albayrak’ın MHP lideri Bahçeli tarafından desteklendiği ve beğenildiği ise bir sır değildir. Bahçeli AKP içerisindeki MHP’ye düşünce olarak yakın siyasetçileri destekleyerek yönetimde kalmasını sağlayan bir politika izlemektedir.

Erdoğan Trump’ın kaybetmesinin kesinleşmesinden sonra, Biden yönetimi ile taktik uyum oluşturma politikasının bir gereği olarak, Trump döneminde öne çıkan parti ve devlet kadrolarını tırpanlamaya başladı. Çünkü Berat Albayrak Trump’ın damadıyla yakınlığından dolayı mimlenmişti ve geri çekilmesi yeni manevranın ihtiyaçlarından dolayı idi. Erdoğan dikkat çekmemek için Berat Albayrak’ı özel yaşamı üzerinden (açmaya gerek yoktur) tasfiye etti. Ama gerçek neden ABD yönetiminin değişmesidir. Albayrak’ın tasfiyesi, Erdoğan’ın neden olduğu olumsuz ekonomik tablonun  onun sırtına yüklenerek Erdoğan’ın temize çıkarılmasına da yaramıştır.

Erdoğan’ın parti içerisinde özellikle dış politikada MHP gibi düşünen unsurları kısmi bastırması, MHP’nin dışında alternatifler aradığının da bir göstergesidir. Devlet Bahçeli Erdoğan’ın yapmak istediğini görmüş ve Erdoğan’ı açık bir pozisyona sürüklemek için farklı konular üzerinden (Çakıcı’nın Kılıçdaroğlu’nu tehdit etmesi ve Demirtaş ile HDP üzerinden) onu sıkıştırmaya başlamış ve Erdoğan’ın MHP ile ittifakının samimiyetini öğrenmek istemiştir.

Erdoğan Bahçeli’nin tepkisini ölçmek için Bülent Arınç’ı kullanmıştır. Bülent Arınç’ın Demirtaş ve yargı üzerine olan açıklamaları ister Erdoğan-Arınç danışıklı dövüşü isterse de Erdoğan’ın Arınç’ı cesaretlendirip bu yönde açıklama yaptırıp ve sonra da ortada bırakması olsun, Bahçeli’nin tepkisini ölçmeye dönüktür. Sonra Erdoğan Arınç’a karşı çıkarak ve Bahçeli’ye güven veremeye çalışarak olayları dengeye getirmeye çalışmıştır. Ama bir kez testi çatlamıştır ve Bahçeli Erdoğan’ın niyetini anlamıştır. Bütün bunlara neden olan durum da, Erdoğan’ın Biden döneminin Obama döneminin bir tekrarı olacağı ve Biden’ın Obama gibi hareket edeceği beklentisidir. Erdoğan’ın bu beklentisi yanlış olabilir ve bundan dolayı Erdoğan’ın yıkımına da neden olabilir (bu noktaya tekrar geri döneceğiz).

Erdoğan Biden dönemine hazırlık için manevra yaparak, MHP’yi bırakıp ve Batı’nın kabul edeceği daha liberal görünümlü ama kısmen de anlaşabileceği yeni bir koltuk değneği bulmak istemektedir, ki bu noktada hedefi İYİ Parti’dir. İYİ Parti’yi yanına alarak bir yandan Millet İttifakı’nı parçalamak istemekte, öte yandan da MHP ile köprüleri atmak istemektedir. İşte Devlet Bahçeli Erdoğan’ın bu manevrasını boşa çıkarmak için ve Erdoğan’ın kendisinden önce Meral Akşener ile anlaşmasının önüne geçmek ve Erdoğan’ı tamamen köşeye sıkıştırmak için 2020’nin son haftasında Akşener’e “Evine Dön” çağrısı yapmıştır. Bahçeli’nin Akşener’e bu son çağrısı daha önceki çağrısından tamamen farklıdır. Bahçeli’nin Akşener’e ilk çağrısı, Cumhur ittifakına bir çağrıydı ama son çağrısı MHP ile bir ittifaka çağrı olup (bir tür milliyetçi cephe) ve bizzat Erdoğan’a karşı yönelmiştir. Şayet Akşener bu çağrıya olumlu yanıt vermiş olsaydı, Bahçeli erken seçim kararı alarak ve Erdoğan’ın hükümetten ve Başkanlık’tan düşmesini sağlayarak onu daha fazla kendine bağlama yoluna gidebilirdi. Ama Akşener şimdilik bu teklifi geri çevirerek, varolan statükoyu koruma yolunu seçmiştir.

Şimdi bütün mesele bundan sonra olayların nasıl bir yönde ilerleyeceğidir. Olayların tam olarak hangi yönde ilerleyeceğini kestirmek zordur ancak yukarıdaki analize dayanarak bazı olasılıkları belirtmek mümkündür.

Türk iç politikasında olayların yönü biraz da bundan sonra ABD’de Türkiye’ye karşı hakim olacak politikaya bağlıdır. Erdoğan’ın sürekli olarak ABD başkanlarıyla taktik uyum araması boşuna değildir. Biden ile birlikte ABD’nin Türkiye politikası nasıl bir yapıya sahip olacaktır ve bu politika Türk iç politikası üzerinde ne tür bir etkiye neden olacaktır?

Erdoğan’ın son dönemlerdeki reform ve AB ile yeni sayfa açma söylemi, Biden yönetiminin kendisine Obama dönemindeki gibi demokratikleşme baskısı yapacağı tahminine dayanmaktadır ve bu söylemlerle bir ön alma politikası uygulamaktadır. Amacı böyle bir demokratikleşme algısı ya da bu yönde ilerleyeceği algısı yaratarak ama pratikte hiçbir adım atmayarak, Biden ve AB’yi belirli bir süre makaraya sarmaktır. Hatta Erdoğan bunun için, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala gibi “esirleri” bu algı için salabilir. Bütün bunlara ek olarak Türkiye’de KDP yanlısı ve AKP’ye yakın göstermelik bir Kürt partisi kurarak ve onu görünüşte muhatap alarak  bu algıyı güçlendirebilir vs.

Şimdi tam bu noktada Biden yönetiminin Erdoğan karşısında alacağı tutuma geçelim. Biden ABD-AB stratejik ilişkilerinin bir gereği olarak Türkiye’ye AB’ye girme doğrultusunda bir demokratikleşme baskısı mı yapacak yoksa Trump’ın izlediği politikayı mı devam ettirecek? Yeni ABD yönetiminin tutumu, Erdoğan’ın Devlet Bahçeli ve MHP karşısındaki politikasının yönünü de belirleyecektir. Muhtemeldir ki, Biden ilk olarak geleneksel Demokrat Parti’nin politikası olan, Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde baskı uygulayabilir ve Erdoğan’ın bu yönde adım atması için yaptırımların dozunu yükselten bir politika uygulayabilir. Eğer Erdoğan, Obama döneminin bir retoriği olan bu Biden politikasının yeni ABD yönetiminin temel politikası olduğuna kanaat getirirse, MHP meselesini ABD karşısındaki taktik tutum politikasının malzemesi haline getirecektir. Bu temelde kendisinin aslında açılım yapmak istediğini ama MHP’nin buna yanaşmadığını ve bunun için zamana ihtiyacı olduğu bahanesini ileri sürecektir. Yeni ABD yönetiminin kısmi desteğini arkasına alacak olan Erdoğan, alttan alta Devlet Bahçeli ve MHP’nin defterini dürmeye başlayacaktır. Okura bir kez daha hatırlatıyorum ki, bu olasılıklardan sadece birisidir ve bir olasılıktan bahsetiyoruz.

Peki Erdoğan MHP’yi ve devlet içerisindeki milliyetçi kadroları nasıl tasfiye edecektir?

Bunun için fazla uzağa gitmeye gerek yoktur sadece Erdoğan’ın geçmişte belirli bir süre birlikte yol yürüdüğü politik yapılarla nasıl yaptığına bakmak yeterlidir.Yani Ergenekon komplosu sırasında Gülen Cemaati ve 15 Temmuz olaylarında da beraber hareket ettiği Kemalistlerle ilişkilerine. Erdoğan sürekli olarak, müttefikleriyle birlikte ortak düşmanlara karşı mücadele ederken ve onlarla birlikte   ortak düşmanlara karşı  komplolar kurarken, kendi müttefiklerine de komplo içinde komplo kuran bir taktik anlayışa sahiptir. MHP’ye de aynısını yapacağından kuşku yoktur.

Erdoğan’ın Devlet Bahçeli ile ilişkisini anlayabilmek için Erdoğan’ın tam olarak neyi hedeflediğini anlamak gerekir. Erdoğan bütün devleti  Sünni-Ümmetçi kadrolarla yeniden inşaa etmek istemektedir. Ama bunu hemen birden yapamayacağı için zamana ihtiyacı vardır. Özellikle 2013’ten sonra Gülen Cemaati ile kopuştuktan sonra ve yine bir çok hukuksal engeli de aştıktan sonra, devlet içerisine ülkücü-milliyetçi ve bir de kendisine yakın bütün tarikatların üyelerini salmaya başladı. Ülkücü-milliyetçi kadrolarla “yol arkadaşlığı” geçici bir olgu olup, asıl plan tarikatların tamamen devlete yerleşmesi ve devletin gelecekte bu tarikatlara dayanmasıdır. Bu tarikatlarla olan ideolojik yakınlık, onların politik olarak sorun çıkarmayacağı anlayışına dayanmaktadır. Erdoğan farklı tarikatlar arasında rekabet yaratarak ve aralarında birlik yapmalarını önleyerek ve de hepsinin üzerinde konumlanarak bütün tarikatları devletin kanatları altına almaktadır. Bu tarikatların kadroları yetiştikçe, geçici olarak devlete alınan ülkücü-milliyetçi kadroların yerine geçeceklerdir. Bu politik perspektif dahi MHP ile kopuşmanın kaçınılmazlığını ortaya koymaktadır.

Erdoğan anlayış olarak asla iktidarını başka bir lider ve parti ile paylaşmak istemeyen bir liderdir. Ne Devlet Bahçeli’nin ne de AKP içindeki MHP uzantıları  olan Mehmet Ağar-Süleyman Soylu ikilisinin meydan okumalarını ve alttan alta MHP ile hareket eden ince politikalarını sineye çekecek bir lider değildir. Özellikle de Devlet Bahçeli’nin kendisini siyaseten esir almış görüntüsünü kabul etmesi mümkün olmadığı gibi, bütün bunların bedelini Devlet Bahçeli’ye günü gelince kesecektir.Peki nasıl?

Bu noktada sadece geçmiş deneyimlere bakarak mantık yürüyebiliriz ve kaldı ki son dönemde yaşanan bir çok tuhaf durum, bundan sonra olacakların neredeyse habercisi gibidir.Örneğin mafya lideri Alaattin Çakıcı’nın salıverilmesi bu tuhaf olaylardan sadece birisidir. Şimdi bazı olayları birbirleriyle birleştirerek bir tahminde bulunalım.

Erdoğan’ın amacı hem MHP’den hem de CHP’den aynı anda kurtulmaktır. Gelecek seçimleri kazanabilmesi Millet İttifakı’nı parçalamasına bağlıdır. Bu ittifakın ağırlık merkezi ise tek CHP değil ama CHP içerisinde Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Çubuk’taki provakasyon ve Alaatin Çakıcı üzerinden Kılıçdaroğlu’nun tehdit edilmesinin amacı Kemal Kılıçdaroğlu’nun korkutulup  CHP Genel Başkanlığı’nı bırakması ve parti içinde bu başkanlık koltuğu için bir mücadelenin baş göstererek, CHP’nin içten zayıflatılması ve de bu temelde hem oy kaybetmesinin sağlanması hem de İYİ Parti ile olan ittifakının çözülmesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Yok eğer Kılıçdaroğlu Genel Başkanlık’tan çekilmez ise, o zaman Alaatin Çakıcı üzerinden bir “kötülük” ile bu sağlanabilir. Aynı anda bu eylemin sonuçları (ister Çakıcı bu eylemi yapsın isterse de yapmasın) ile Çakıcı’yı ilişkilendirmek ve onun üzerinden Devlet Bahçeli’yi bu eylem ile ilişkilendirip Devlet Bahçeli ve MHP’nin önemli kadrolarını siyaseten tasfiye etmek hiç de yabana atılacak bir ihtimal değildir. Alaatin Çakıcı kamuoyu önünde Kılıçdaroğlu’nu tehdit ederek ve Bahçeli’nin bastırmasıyla dışarıya çıkarak hem MHP ile ilişkilenmiş durumdadır hem de olası bir Kılıçdaroğlu suikast ile ilişkilenmiş durumdadır. Kılıçdaroğlu’na yapılacak bir “kötülük” otomatik olarak onun sırtına kalacaktır. İster böyle bir eylemin emrini versin isterse de vermesin. Alaatin Çakıcı mayın tarlasına salınmış koyun gibidir. Dışarı çıkmak için anlaşılan bazı şeyleri kabul etmiştir ancak cezaevine dönüşü, bir daha çıkmamak ve orada ölmek üzere olabilir. Erdoğan taktik yönü çok güçlü bir liderdir. Onu hafife alanlar (bunu faşistlerden devrimcilere kadar olan bütün herkes için söylüyorum) bunun bedelini ağır öderler.

İYİ Parti’nin hem sağı hem de solu boşaltıldıktan sonra, MHP tabanını Meral Akşener etrafında toplayıp AKP ile bir koalisyonun kurulması mümkündür. Meral Akşener bu rolü oynamadığı taktirde, bu rol için her zaman biri bulunabilir. CHP ile MHP’yi kafa kafaya vuruşturup ve her ikisi de zayıflatıldığında, HDP üzerinde devlet baskısı da maksimuma çıkarıldığı zaman ve PKK’ye Kandil’de de bir darbe vurulduğu zaman Erdoğan için seçimler cebe indirilmiş ve belki İYİ Parti aracılığıyla da parlamenter sisteme tekrar dönülerek şimdiki sistemin zorlayıcı etkilerinden de kurtulunmuş olunur. MHP’nin bastırılmasıyla devlet içerisindeki milliyetçi kadroların da direnme olanağı tamamen ortadan kalkacak ve devletin kapıları tamamen tarikatlara açılmış olacaktır. Elbette ki bu olasılıklardan sadece birisidir. 

Şimdi tekrar ABD yönetimine geri dönelim ve ABD yönetimindeki başka bir olasılığı ele alarak Türk iç politikasındaki etkilerini incelemeye çalışalım.

Biden yönetimi pragmatik davranarak, Obama dönemindeki politikayı bir kenara bırakarak Erdoğan karşısında farklı bir politika uygulayabilir. Erdoğan’ın Türkiye’de elde etmiş olduğu gücü göz önünde bulundurarak ve Türkiye’nin hemen demokratikleşemeyeceğini düşünerek, Erdoğan’dan varolan durumuyla yararlanmak isteyebilir yani Trump’ın yaptığı gibi. Biden Trump’ın Erdoğan politikasını devralarak uygulayabilir. Bu politika ABD’de Demokratlar ile Cumhuriyetçilerin ortak ya da “karma politikası” olur. Bu politikada Biden yönetimi MHP’nin tasfiyesine izin vermez ve Erdoğan’ın muhalefet üzerinde her baskı kurması durumunda Erdoğan’a ve Türkiye’ye karşı yaptırımların dozunu dereceli olarak yükselterek dayanılmaz bir duruma sokmaya çalışır. Erdoğan ekonomik, politik ve diplomatik olarak ABD-AB ekseninde baskı altına alınır, içeride muhalefet seçimleri kazanarak ve Erdoğan’ın direnmesi durumunda yaygın gösteriler yaparak Erdoğan tamamen köşeye sıkıştırılmaya çalışılır. Bu noktada Devlet Bahçeli’nin daha uyanık olması ve Erdoğan’ı boşa düşürmesi gerekir. Aksi taktirde bu son olasılıkta sonuç alınması zordur.

İster ABD yönetimi MHP’yi desteklesin isterse de desteklemesin, Erdoğan her halükarda Devlet Bahçeli ve MHP’ye büyük darbe vuracaktır. Bu durum bizzat AKP’nin ideolojik yapısındaki kodlardan kaynaklanmaktadır. ABD’deki hükümet değişikliği sadece Erdoğan’ın MHP darbesinin zamanı üzerinde etkide bulunmaktadır. Şayet Trump ikinci defa kazanmış olsaydı, muhtemelen Erdoğan MHP’ye darbeyi öne çekmeyerek, Trump’ın Başkanlığı’nın son dönemlerine yerleştirecekti. Gülen Cemaati’ne Obama döneminde 2016’da yaptığı gibi. ABD seçim dönemine girerken ve belirsizlik oluştuğu zaman darbenin vurulması en mantıklı olanıdır. Ancak ABD’de Biden’ın seçilmesi MHP’ye olan darbeyi öne çekmiş gibi gözükmektedir.

Şayet Erdoğan MHP ve ülkücüleri devlet içerisinde bastıramaz, Millet İttifakı’nı ise dağıtamaz ve de seçimleri de kaybederse, dış ve iç baskılar sonucunda bir pat durumu ortaya çıkabilir ve bu durum iki şekilde çözülebilir: ya Erdoğan açık diktatörlüğe geçerek daha çok Rus ve Çin eksenine yaklaşır ya da Erdoğan MHP ile ortak bir “açık diktatörlük” için anlaşarak ve ABD ile tam bir stratejik ittifaka sürüklenerek Rusya ile açık bir savaşa sürüklenir.Rusya ile savaş içeride iktidarda kalmanın bir bedeli olur. ABD ile AB, Rusya ile savaşan bir Türkiye’ye ekonomik ve politik olarak destek olmaya çalışırlar. Özellikle AB, Türkiye’nin Rusya ile meşgul olmasından dolayı kendisini biraz daha rahat hisseder.

CHP’nin bu koşular içerisinde iktidar olması tek  zor değil ama hemen hemen imkansızdır.Bunun en büyük nedeni devletin bütün kurumlarının büyük oranda AKP’nin eline geçmiş oluşudur. Mevlüt Çavuşoğlu çok açık ve CHP’nin anlayacağı şekilde, CHP seçimleri kazansa da iktidarın ya da hükümetin kendilerine verilmeyeceğini çok açık bir şekilde belirtmiştir. Anlaşılan CHP’nin gözlerini açması ve bazı şeyleri anlayabilmesi için çok büyük bir darbe yemesi gerekmektedir.

 Kemal Erdem