Bir İhanetin Anatomisi-I

Son dönemlerin en önemli olaylarından bir tanesi, hiç kuşkusuz, Özgür Özel’in CHP genel başkanı olarak göstermiş olduğu “siyasi performans” ve giderek muhalif çevrelerde “lider” olarak benimsenmeye başlanmasıdır. Onun genel başkan olması sırasında ve sonrasında yaşanan olaylar ile ilgili olarak bazı fikirlerimizin olmasına karşın, daha net bir fikrin oluşması için biraz beklemeyi uygun gördük. Çünkü Özgür Özel’i politik olarak doğru konumlandırmak için hem zamana ihtiyaç vardı hem de çok geniş bir politik perspektif içerisinde ortaya çıkacak olan siyasi belirtilerin belirli bir mantık temelinde birbirleriyle birleştirilmesi gerekiyordu. Bugün Özgür Özel hakkında net bir fikir sahibi olmak için bütün bunların hepsine sahibiz!

Bir İhanetin Anatomisi-I

Bir İhanetin Anatomisi-İ

 (Özgür Özel Fenomeni Üzerine)

Kemal Erdem

“Bunlar,

   Engerekler ve çıyanlardır,

   Bunlar,

   Aşımıza, ekmeğimize

   Göz koyanlardır,

   Tanı bunları,

   Tanı da büyü...”

 

(Ahmed ARİF, Adiloş Bebe Şiiri)

 

Giriş

Son dönemlerin en önemli olaylarından bir tanesi, hiç kuşkusuz, Özgür Özel’in CHP genel başkanı olarak göstermiş olduğu “siyasi performans” ve giderek muhalif çevrelerde “lider” olarak benimsenmeye başlanmasıdır. Onun genel başkan olması sırasında ve sonrasında yaşanan olaylar ile ilgili olarak bazı fikirlerimizin olmasına karşın, daha net bir fikrin oluşması için biraz beklemeyi uygun gördük. Çünkü Özgür Özel’i politik olarak doğru konumlandırmak için hem zamana ihtiyaç vardı hem de çok geniş bir politik perspektif içerisinde ortaya çıkacak olan siyasi belirtilerin belirli bir mantık temelinde birbirleriyle birleştirilmesi gerekiyordu.

Bugün Özgür Özel hakkında net bir fikir sahibi olmak için bütün bunların hepsine sahibiz!

Okuru fazla merakta bırakmamak için sonda söyleyeceğimiz fikri başta söyleyeceğiz ve bu yazının akışı içinde de bu fikrin mantıksal bir serimini yapmaya çalışacağız.

Bugün bize göre, Özgür Özel’in “siyasi performansı”nın arkasında Recep Tayyip Erdoğan bulunmaktadır ve her ikisi arasında yaşanan “danışıklı-dövüş” aracılığıyla Türkiye’nin hem iç siyaseti hem de CHP’nin içi Özgür Özel için dizayn edilmektedir. Ama elbette ki, CHP’nin içinin Özgür Özel için dizayn edilmesi AKP’ye yarayacak şekilde ve onun rejimini oturtmasına dönük olmaktadır. Bizim tahminlerimize göre bugün yaşanan “Erdoğan-Özel Tiyatrosu”, 2023 genel seçimlerinden önce yani daha Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başındayken Erdoğan ile Özel arasında gerçekleşen “gizli bir anlaşma”ya dayanmakta ve her iki lider de bugün bu anlaşmanın “danışıklı-dövüş” şeklinde gereklerini yerine getirmektedirler.

Okur bizim bu savımızı ilk bakışta bir komplo teorisi olarak damgalayarak mahkûm edecektir. Eğer okurun niyeti hakikata ulaşmak olmayıp ve sadece kendisini kandırarak bir kısım “muhalif sürü”nün içinde bilinmediği bir yere sürüklenmek ise, bizim yapacak bir şeyimiz yoktur. Ama yok eğer hakikati öğrenmek ve olayların mantığını anlamak istiyorsa, o zaman bu yazıyı sonuna kadar okumasında büyük fayda bulunmaktadır.

Elbette bir savı ortaya atmak yetmez ama bu savın mantıklı bir şekilde açıklamasını da bilmek gerekir. Aksi taktirde savı ortaya atan kişi ya da kişiler bir şey demiş olmazlar yani totoloji yapmış olurlar. Özgür Özel fenomenini anlamak için siyasetin birçok düzey ve katmanını doğru ele almak ve bunları da birbirleriyle doğru ilişkilendirmek gerekmektedir. Siyasetin bu düzeylerini kısaca belirtirsek:

1- Emperyalist küresel siyasetin evrimi;

2-Bu evrilen küresel siyaset içerisinde AKP rejiminin yeri;

3-Türkiye’nin iç siyasetindeki tarihsel kamplaşmanın karakteri;

4-Bu kamplaşmada partilerin tarihsel yerleri ve sınırları;

5-AKP’nin kendi rejimini koruması için geliştirmiş olduğu stratejik yönelim;

6-Bu stratejik yönelim içinde CHP’nin yeri;

7-CHP içerisindeki siyasi kamplaşmanın karakteri;

8-Ve CHP içindeki bu siyasi kamplaşmanın AKP rejimi ile Türkiye’nin iç siyasetindeki tarihsel kamplaşma karşısındaki tutumu.

Bu yukarıda sekiz noktada belirlediğimiz siyasi düzeyleri, doğru ele alıp ve bunları birbirlerine doğru bir şekilde bağladığımız zaman, okur Türkiye’nin nasıl bir “Erdoğan-Özel Tezgahı” içerisinde olduğunu iyi anlayacaktır.

CHP ile ilgili tuhaflıklar 2023 genel seçimlerinden önce başladı, seçimler sırasında devam etti ve hemen seçimler sonrasında da neredeyse doruğa çıktı. Zaten bu tuhaflıklara geçmişte yazdığımız birçok makalede değindik.

Bugün AKP rejiminin CHP’ye dönük birçok politikası “psikolojik operasyon” odaklı olup; bu psikolojik operasyonlar ile bir yandan CHP’nin içinin tamamen siyasi olarak Özgür Özel’in eline geçmesi, öte yandan da Türkiye’nin adım adım bir AKP-CHP koalisyonuna doğru götürülmesi hedeflenmektedir. 

Son dönemlerde AKP rejiminin CHP’ye yaptığı yargı operasyonlarına bakarsak eğer, her iki parti arasında bir “siyasi gerilim” olduğunu ve bu siyasi gerilimin de öyle kolay kolay bir koalisyona bağlanamayacağı hissiyatına kapılabiliriz. Ama Erdoğan ile Özel’in kafaları bizim gibi işlemiyor. Bu “iki kafadar” adeta şeytana külahını ters giydiren sinsi bir plan temelinde hareket etmektedirler ve gerçeği söylemek gerekirse, bu “iki kafadar”ın siyasi planını şimdilik iç politikada boşa çıkaracak bir siyasi dinamik bulunmamaktadır (bu nokta ileride ayrıntılı açılacak).

Kaldı ki, iki liderin planı önce “normalleşme”nin yaşanmasını ve daha sonra da taktik bir “gerilim”in yaşanmasını öngörmektedir. Özgür Özel CHP içindeki rakiplerini yani Kemal Kılıçdaroğlu’nu, Ekrem İmamoğlu’nu ve Mansur Yavaş’ı tek kendi gücü ile partiden tasfiye edemeyeceğini ve ancak Erdoğan ile anlaşma halinde “rejimin kollarını kullanarak ve CHP içine kadar salınmasını sağlayarak” bu liderleri tasfiye edeceğini anladı. Bugün yargı ve devletin farklı organları aracılığıyla Erdoğan Özel’e CHP içinde “dikensiz gül bahçesi” yaratmaktadır. Erdoğan ile Özel arasındaki “gerilim” İmamoğlu’nun yargı aracılığıyla devreden çıkarılması için önceden öngörülmüş bir gerilimdir. Bugünkü “gerilim” erken seçim aracılığıyla ve CHP’nin seçim mühendisliği aracılığıyla ya kıl payı birinci parti ya da ikinci parti yapılmasıyla (bize göre yerel seçimlerde yapılan taktiğin bir benzeri yapılacak) tekrar “normalleşme”ye geçilerek iki parti koalisyona gidecektir. İşte asıl kızılca kıyamet o zaman kopacaktır!

Erdoğan Özgür Özel’e “giydirmiş olduğu sahte siyaset ve liderlik” aracılığıyla, muhalefetin ezici çoğunluğunu (siz bunları kurbanlık koyun olarak okuyun) kendi siyasetine ve rejimine yamamaktadır. Siyasi olarak bu kesimlerde bir koalisyon fikrini oluşturmak ve bu kesimlerin politik desteğini yeni rejim inşasına kanalize ederek rejimini güçlendirmek istemektedir. Ve bunda ne kadar maharetli olduğunu da herkes görecektir!

Son dönemlerde Özgür Özel’in CHP içinde gücünü daha da konsolide eden ve bu temelde Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi olarak bitirildiği bir psikolojik operasyon yapılmıştır. Yargı aracılığıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun “burnu”nun önüne getirilen ama ona verilmeyecek olan CHP genel başkanlığı koltuğu operasyonunun amacı, Kemal Kılıçdaroğlu’nu siyasi olarak CHP içinde ve kamuoyu önünde bitirmek ve Özel’in parti içindeki gücünü daha da pekiştirmeye dönüktür. Kılıçdaroğlu siyaseti yanlış okuduğu ve hem stratejik hem de taktik olarak zayıf olduğu için yenildi! (ileride CHP içini ele alırken tekrar döneceğiz bu konuya). Kılıçdaroğlu operasyonuna benzer başka bir operasyon da Ekrem İmamoğlu’na yapılmaktadır, onun bu tuzağa düşüp düşmeyeceği bu yazı yazılırken daha belli değildir (bu noktayı ileride açacağız).

CHP’li belediye başkanlarına yapılan yargı operasyonlarının amacı, partiyi Özel’in muhaliflerinden temizlemek ve bu sırada da AKP rejimi ile “suni bir gerilim” yaratarak Özel’in de “sert muhalefet“ yaptığı imajını güçlendirerek, bir yandan Özel’in CHP içindeki muhaliflerini bastırırken, öte yandan da Özel’i “siyasi asansör” aracılığıyla hem partide hem de kamuoyu önünde yükseltmektir!

Özgür Özel “incileri”ni döke döke gidiyor ve sanıyor ki kimse onun döktüğü “inciler”in ne anlama geldiğini anlamıyor! Özel, Erdoğan ile birlikte psikolojik operasyonların arkasına saklamış olduğu İHANETİNİN tarihsel olarak bir bedelinin olacağını bilmelidir. Er ya da geç bu bedeli ödeyecektir. Çünkü Erdoğan ile “yatağa girenler” hep şaşı kalkmıştır ve büyük bir bedel ile karşılaşmışlardır. Üstelik Erdoğan’ın CHP’ye özel bir kini de bulunmaktadır. Bu kin Atatürk’ten kaynaklanmaktadır. CHP bugün “Atatürk hayaleti”nin ülke üzerinde dolaşmasını simgelediği için, Erdoğan kendi rejimini oturturken CHP’yi rampa olarak kullanıp ve daha sonra onu tarihsel olarak tasfiye etmek istemektedir. İşte Özgür Özel “bu pis işin” aparatı olarak kullanılacaktır.

Emperyalist Siyasetin Evrimi ve AKP Rejimi

Erdoğan’ın CHP’ye “işi”nin düşmesi tek iç siyaset ile ilgili bir durum olmayıp ama emperyalist siyasetteki konjonktürel değişimle de ilgilidir. Bu durum biraz PKK ile başlatılan Çözüm Süreci’ne de benzemektedir ve kaldı ki AKP açısından CHP, bu Çözüm Süreci’nde PKK karşısında önemli bir yere de sahiptir. Eğer Erdoğan CHP içinde Özgür Özel ile bir genel başkanlık değişimi yapamasaydı, PKK ile bir Çözüm Süreci de oluşturamazdı. Ama Erdoğan’ın CHP’yi PKK karşısında nasıl kullanacağına sonra geleceğiz!

Uluslararası siyaseti okuma ve bu temelde hem dış hem de iç politikada etkili bir şekilde konumlanma noktasında kimse Türkiye’de Erdoğan’dan daha iyi değildir. Hem rejiminin karşı karşıya olduğu tehditleri doğru analiz etmede hem de bu tehditlerin yapısına uygun bir şekilde de manevra yapabilmektedir. Bu durum onu Türkiye siyasetinde eşsiz kılmakta ama aynı şekilde dış siyasette de küresel güçler ile arasına önemli politik düğümler atılmasına neden olmaktadır.

Küresel konjonktürün değişimi ve bu değişimin AKP rejimi üzerinde yaratmış olduğu baskı ve stresi daha önce birçok makalede derinlikli olarak ele aldığımız için burada tekrar bunları ele almaya gerek yoktur (ama ileride Rojava ile ilgili bölümde ABD’nin Ortadoğu planlarını biraz daha ayrıntılı ve net bir şekilde ele alacağız) ve sadece kısa bir hatırlatma ve özet ile konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla bu noktaya değineceğiz. Erdoğan ile AKP’nin siyasetinde bir noktayı iyi anlamak gerekir: Siyasette her aktör bütünlüklü bir yapının parçasıdır. Bu bütün siyaset, dış ve iç siyasetin birlikteliğinden oluşur. İç siyasette her aktörün mutlaka bir dış izdüşümü vardır ve bundan dolayı AKP’ye karşı iç ve dış siyasetin birlikteliğinden oluşan “bütünlüklü bir cephe”nin ortaya çıkışına engel olmak gerekir. Bunun için de yapılması gereken iki şey vardır:

1-Dış güçleri iç siyasetteki muhaliflerden tecrit etmek;

2-İç siyasetteki muhalifleri kendi arasında bölmek ve parçalayarak güçsüz tutmak.

Erdoğan her zaman küresel politik analiz ve çıkarımlardan başka bir ifade ile dış politikada kendi rejimi açısından ortaya çıkan tehdit yapısından, iç politikadaki “görev ve hedeflerini” belirler. Çünkü ona göre kendi rejiminin düşüşü ancak “iç ve dış dinamiklerin birliği”nin ürünü olabilir. Bunu nereden biliyor?! Kendi tecrübesinden biliyor! Çünkü kendisi Kemalistlere karşı öyle yaparak iktidarı ele geçirdi ve kendisine karşı da bunun bir benzeri ile iktidarın ele geçirileceğini çok iyi bilmektedir.

Erdoğan bu noktada kendisi açısından haklıdır!

Erdoğan dış politikada Batı emperyalist ittifakını aldatarak, iç politikada da Kemalistleri ve liberalleri aldatarak iktidara geldi ve sonrasında da dış politikada Batı’dan uzaklaşarak ve iç politikada da Kemalist ve liberalleri bastırarak rejimini inşa etmeye çalıştı. Dış politikada daha çok iki emperyalist kamp arsında bir denge siyaseti izlemektedir ve bu denge siyasetini de iç politikada rejimini geliştirmeye ve oturtmaya bağlamaktadır. Erdoğan’ın dış siyasetteki stratejik denge konumu ile iç politikada oturtmak istediği Teokratik rejim arasında bir bağlantı söz konusudur. Erdoğan’ın stratejik ve tarihsel vizyonunda, içeride rejimin oturtulması ölçüsünde, dış politikada iki emperyalist kampın bir dünya savaşında dışarıda kalmaya çalışmak ve bu temelde de zayıflayan iki kampın aleyhine bölgesel ve küresel olarak güçlenme amacı bulunmaktadır.

Ama meseleyi bu haliyle bırakırsak hata yapmış oluruz yani Erdoğan’ın rejiminin güvenliğini dış siyasette tek stratejik denge konumuna göre ayarladığını sanmak büyük bir hata olur. Son dönemdeki gelişmeler, Erdoğan’ın A (stratejik denge konumu) ve B (tamamen Çin-Rusya kampına geçme) planlarının olduğunu ve eğer dış siyasette olayları A planı çerçevesinde tutamaz ise hızlı bir şekilde B planına doğru yol alma hedefi ile hareket ettiğini göstermektedir.

Son günlerde Batı medyasına, Türkiye’nin Çin ile gizli ilişkileri noktasında çok önemli bilgiler düştü. Türkiye ile Çin’in “ekonomik ilişkileri geliştirme” çerçevesinde başladığı ilişkileri gizli olarak çok boyutlu bir siyasi ve askeri düzeye taşıdığı, Türkiye’nin BRİCS üyeliğinin kabul edildiği ama bunun şimdilik gizli tutulduğu, Çin’in İpek Yolu projesi temelinde Türkiye’nin alt yapısına 15 milyar dolar yatıracağı ve bir Çin askeri üssünün İzmir’e konuşlanacağı, yine füze ve balistik alanda Çin’in Türkiye’ye teknolojik olarak yardım edeceği, Türkiye’nin geliştirdiği KAAN savaş uçağına Çin motoru takılacağı ve Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S400 füzelerinin Türk hava sahasını koruyan HAKİM HAVA KONTROL SİSTEMİ’ne entegre edildiği belirtilmektedir. Bu yazıdaki analizimiz ile bu bilgiler birleştirildiğinde bu bilgilerin büyük oranda doğru olduğu ortaya çıkmaktadır.

Kısacası Erdoğan yeni rejimini oturturken dış siyasette başta ABD olmak üzere Batı ittifakını, iç siyasette de MHP ile PKK-DEM’i boşa düşürecek bir politika izlemektedir. Bu politikanın Batı ile bir gerilime yol açacağını bildiği için, bu gerilim sonrasında gelen baskıyı ilk planda stratejik denge konumunu koruyarak durdurmak istemekte ama yok eğer bu baskı Putin ve Rusya’ya yapılan baskı gibi şiddetli olursa, Batı ile tüm köprüleri atıp tamamen Doğu blokuna stratejik olarak demir atan bir yapıya sahip olacaktır. Elbette bu Doğu blokuna tam geçiş, içeride ve yine Rojava’da büyük bir ezme hareketi ile birlikte olacaktır. Amaç yeni rejime uzun yıllar muhalefet edecek bir dinamiğin bırakılmamasıdır.

Ama bu durum onun için özellikle Batı emperyalist kampı ile arasına büyük politik düğümler atılması anlamına gelmektedir. Batı’nın Rusya ve Çin politikasında Türkiye kilit bir yere sahiptir çünkü çok geniş ve stratejik bölgelere komşudur. Türkiye stratejik olarak Batı’nın yanına tekrar çekilmeden, Batı’nın Rusya ve Çin seferinin başarı şansı zayıftır. Bu durum Erdoğan ve rejimini Batı emperyalist ittifakının hedefi haline getirmekte ve Batı’nın derinlemesine Türkiye’nin iç politikasına el atmasına neden olmaktadır.

Ama bu noktada Batı açısından bir sorun bulunmaktadır: Türkiye’nin önce otoriterleşmesi ve sonra da totaliterleşmesi, Batı’nın Türkiye’nin iç politikasına derinlikli girmesine engel olmakta ve onun müdahale araçlarını da kısıtlamaktadır. Ama tarihte de gördüğümüz gibi, hiçbir güç “çıkarların gücü” kadar kuvvetli değildir ve çıkarlar ihtiyaçları, ihtiyaçlar da güçleri birbirlerine doğru çekerler ve bu güçler ne kadar birbirlerine tezat olarak görünse de.

Küresel siyasette Batı açısından Türkiye’nin stratejik olarak geri kazanılması ne kadar büyük bir ihtiyaç ise, iç politikada AKP rejimi karşısında sıkışan güçler için de AKP rejiminden kurtulmak o kadar büyük bir ihtiyaçtır ve bu durum iç dinamikler ile dış dinamiklerin sarmaşıklaşmasına neden olmaktadır. Ama bu tek Türkiye için değil neredeyse bütün ülkeler için geçerlidir!

ABD önderlikli Batı emperyalist ittifakının Erdoğan’ın stratejik denge konumunu yok etmeye dönük birçok girişimi oldu. Farklı ABD Başkanları döneminde farklı biçimlerde denenen bu siyaset bugüne kadar istenen sonucu vermedi; aslında daha doğrusu Erdoğan bütün bu ABD başkanlarını boşa düşürmeyi başardı. Ama Erdoğan’ın bu ABD başkanlarını aldatma siyaseti de giderek kendisi açısından kısır bir döngüye dönüşmek üzeredir. Çünkü artık ABD’de hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar Erdoğan’ın nasıl hareket ettiğini çözmüş durumdadırlar. Artık Erdoğan’ın aldatma siyasetine aldatma ile karşılık vermektedirler.

Erdoğan’ın Bill Clinton’dan Donald Trump’a kadar olan ABD başkanlarını aldatma siyasetini göz önüne getirirsek eğer, Erdoğan’ı hafife almanın bedelinin ne kadar yüksek olacağını tahmin edebiliriz. Erdoğan asla hafife alınacak birisi değildir ve Türkiye’nin iç siyasetinde (Kürt Hareketi hariç) bu durum pek anlaşılmamaktadır.

AKP’nin Evrilen Küresel Siyaset Karşısındaki Tutumu

Türkiye’de yasal muhalefetin ama başta da CHP’nin en büyük yanılgısı, AKP’nin dış dünya ile ilişkilerinin doğasını yeterince bilince çıkaramaması oluşturmaktadır. Yasal muhalefet adeta çok basit klişeler ile kendisini aldatmayı çok sevmektedir! “AKP bir ABD Projesidir” ve “AKP ABD’nin siyasi sınırlarının dışına çıkamaz” vs. gibi, görünen siyaseti gerçek siyaset ile birbirine karıştıran bir tutum içerisindedir. Ama hakikat bundan daha fazlası ve üstelik de çok karmaşıktır. Görünen siyasetin arkasına geçmeden ve görünmeyen yan ile görünen yanı doğru bir şekilde birbirine bağlamadan AKP’nin gerçek doğası anlaşılmaz. Görünen siyasetin birçok unsuru aslında aldatma ve manipülasyondan oluşur. Bu düzeyde kalan bir akıl yani yüzeysellikle yetinen bir aklın kendisini ademe mahkûm etmesi ve siyasi bir çıkmaz ile karşılaşması hemen hemen kesindir.  

AKP’nin en büyük özelliği, değişen küresel konjonktüre en hızlı bir şekilde adapte olabilmesi yani siyasi manevraları zamanında ve yerinde yapabilmesi ve bu adaptasyonu da iç politikadaki değişimlere bağlayabilmesidir. Buradaki temel ilkesi, dış dinamikler ile iç dinamiklerin birbirlerini tamamlamasına ya da ittifak geliştirmesine engel olmadır ve böylece bu ikisi arasına girerek de her iki tarafı zayıf düşüren bir politika izlemektedir. AKP bu yeteneğini kaybettiği zaman iktidardan düşeceğini iyi bilmektedir. Bugüne kadar bu noktada sadece iki hareket AKP’yi zorlayabilmiştir: PKK ve MHP.

Kabaca ve kısaca Erdoğan’ın gerçek niyetini nasıl farklı siyasi maskeler arakasına saklayarak ilerlediğini belirtelim:

1-1994-2013 arası Gülen Cemaati’nin ve liberal politikaların arkasına saklandı. AB’ye üyelik politikasını da bir liberal maske gibi kullanarak hem dışarıyı hem de içeriyi aldattı.

2-2013-2015 arası dönemde PKK ile yapılan Barış Süreci arkasına saklanarak hem Batı’yı hem de içerideki herkesi aldattı.

3-2016-2021 arası dönemde özellikle Trump iktidara geldiği zaman, MHP ile birlikte Batı’nın politikalarına adapte olacağı yanılsaması yaratarak ve bu temelde özellikle MHP’nin arkasına saklanarak Trump ve ABD’yi aldattı. Özellikle de Barış Pınarı Hareketi sırasında.

4-Joe Biden dönemi daha çok Covid pandemisi ve Batı’nın Ukrayna savaşı ile geçti ama bu dönemde Joe Biden Erdoğan’ı Rojava üzerinde tuzağa düşürmek istedi ama Erdoğan bu tuzağa düşmedi.

Bütün bu dönemler boyunca Erdoğan dış politikada ABD ile müttefiklerini oyalarken, iç politikada her seferinde muhalefetin birlik olmasını engelleyerek ve önce Ergenekon ve sonra da 15 Temmuz Komplosu ile devleti ele geçirerek, kuvvetler ayrımını tamamen ortadan kaldırdı. Türkiye otoriterlikten totaliterliğe doğru yol almaktadır.

Giderek rejimini daha da geliştiren ve oturtan Erdoğan, devletin ve toplumun bütün imkanlarını da tek elde yoğunlaştırarak hem seçim sisteminin etrafını tamamen çevirerek gerçek seçimleri yok etmiş ama aynı anda da devletin şiddetini muhalefet üzerinde sınırsız kullanma olanağı elde ederek muhalefeti de istediği gibi biçimleme olanağına kavuşmuştur. Bu durum Erdoğan’a MHP atından inip başka bir ata binme imkânı vermektedir. Şimdi siyasetini ve gerçek niyetini saklayacağı siyasi maske olarak da CHP’yi gözüne kestirmiştir, ki Özgür Özel’i bu noktada ajanlaştırdığından şüphe yoktur.

İşte bu sefer Erdoğan büyük bir ihtimalle ABD ile müttefiklerini ve iç siyasetteki rakiplerini (başta MHP ve PKK-DEM), Özgür Özel ve CHP üzerinden etkisiz hale getirecektir.

İç Siyasette Tarihsel Kamplaşma ve Partilerin Yerleri ile Sınırları

AKP’nin siyasi hareket tarzını anlamak için iki noktanın doğru ele alınması gerekmektedir:

1-Türkiye’nin iç siyasetinde yaşanan tarihsel kırılma ve bu temelde ortaya çıkan tarihsel kamplaşma ile;

2-Bu tarihsel kamplaşmada yer alan partilerin tarihsel yerleri ve güçlerinin sınırlarının doğru belirlenmesi.

AKP (aslında Erdoğan’ın İstanbul BB döneminde oluşturduğu dar kadro) 1990’lı yılların başlarında dünya siyasetindeki tarihsel dönüşümün kodlarını anlamış ve bu temelde pozisyon almıştır. Daha doğrusu, farklı burjuva güçler arasındaki mücadeleden iktidara gelmek için yararlanmıştır. ABD’nin Türkiye’yi AB üzerinden Batı’ya stratejik olarak bağlamak istediğini anlayan Erdoğan ile arkadaşları, ABD ile Türkiye’deki Kemalistler arasındaki çelişkiye göre konumlanmış ve bu temelde dışarıda Batı’nın desteğini içeride de Gülen Cemaati ile liberallerin desteğini alarak önce hükümete gelmiş ve yine bu müttefiklerine dayanarak da Ergenekon Komplosu aracılığıyla Kemalist Ordu’yu bastırmıştır.

Rejimi kökünden değiştirme hedefi ile hareket eden AKP, toplumun bütün düzeylerinde bugüne kadar olmayan bir kamplaşmaya neden olmuş ve iktidar mücadelesini bir ölüm-kalım savaşına çevirmiştir. Bu mücadelede yakın düşmanlarına (Kemalistler) karşı, orta (Gülen Cemaati ve liberaller) ve uzun vadedeki (Batı’lı güçler) düşmanlar ile birlikte bir ittifak sistemi oluşturmuştur.

AKP yeni bir rejim oluşturabilmek ve bunun sürekliliğini sağlayabilmek için hem uluslararası alanda hem de iç politikada bir siyasi denge aramaktadır. Kendi rejimini inşa etme hem dış politikada hem de iç politikada farklı güçler ile çelişkiler ve düşmanlıklar üretmekte ve AKP sürekli olarak bu düşmanlıkların üstesinden gelme problemi ile boğuşmaktadır. AKP’nin siyasi tekel oluşturma arayışı farklı güçlerin çıkarlarıyla çatıştığı için hem içte hem de dışta bu güçleri birbirlerine doğru itmektedir. AKP ise dış ve iç güçlerin tek bir siyasi çizgi oluşturacak şekilde dizilmesine engel olmaya çalışmaktadır. Ama bunu ise belirli bir meşruiyet çerçevesinde yapmak zorundadır yani “seçim sistemi” etrafında oluşturulacak bir meşruiyet üretimine bağlamak zorundadır.

Eğer AKP iç siyasette meşruiyet üretimini yapamaz ise dış siyasette de darbe yiyerek rejimini dar bir boğaza sürükleyecektir. Başta ekonomi olmak üzere, birçok dış bağlantısı ve siyaseti sorunlu ve öngörülemez olacaktır. İç siyasetteki açık diktatörlük toplumu daha da geren bir yapıya bürünerek halk ayaklanmasına sürekli zemin yaratacaktır. Bundan dolayı AKP seçimleri hileli bir yapıya sokarak ve devletin gücünü kullanarak bir iktidar inşa etmektedir.

AKP’nin en büyük problemi dış siyasette emperyalist paylaşım kavgası kızışırken, yeni bir rejim inşa etme sorunuyla karşı karşıya olmasıdır. Bu durum onun işini zorlaştırmaktadır çünkü Türkiye’yi bir emperyalist kamptan alıp başka bir yere konumlandırmak istemekte ve bu durum ise içerisinden çıktığı kampın düşmanlığına neden olmaktadır. Böylece Türkiye’nin iç siyaseti küresel güçlerin kapışmasına bağlanmaktadır.

Erdoğan Batı’nın düşmanlığını dengelemek için bir yandan Doğu’lu güçler ile ilişki geliştirmekte ve Türkiye’yi bir stratejik denge konumuna yerleştirmektedir. Öte yandan da iç politikada daha da otoriterleşerek ve yasal muhalefetin farklı güçler ile ilişki kurmasını engelleyen bir siyasi yapı oluşturarak, dış müdahalenin alanını daraltmaktadır. Ama bütün bunları diktatörlüğü daha da koyulaştırarak yapmaktadır. Bir rejim değişikliği gerçekleştirdiği için, kendi rejimine uymayan bütün siyasi güçleri tasfiye etmek ya da rejim içi uslu muhalefete çevirmek istemektedir.

AKP’nin yeni rejim inşası birçok politik ve toplumsal kesimin çıkarına dokunmaktadır: Kemalistlere, Sosyalistlere, Kürtlere, Milliyetçilere, Ulusalcılara, bazı muhafazakarlara (Gülen Cemaati gibi), Sünniliğin dışında kalan inançlara (Aleviler, Ateistler, Ezidiler, Hristiyanlar, Yahudiler vs.), kadınlar ve LGBT’lere. Bütün bu kesimler farklı biçimlerde rejime karşı mücadele etmektedirler. Bu kesimlerin kendi aralarında birlik olmasını engellemek için AKP iç politikada birçok araç kullanmaktadır: ittifak politikaları, psikolojik operasyonlar ile aralarındaki çelişkileri şiddetlendirmek, devlet zorbalığını bu kesimler üzerinde kullanarak cesaretlerini kırmak ve belirli çerçevede tutmak, keyfi bir biçimde seçme ve seçilme haklarını ellerinden almak, keyfi bir biçimde cezaevine atmak ve yormak, mallarına ve paralarına keyfi el koymak ve bazı kadroları ajanlaştırarak partileri içeriden zayıflatmak ya da politikalarını saptırmak.

İçerideki bu politikaları, dış politikada farklı kamplar arasında manevra yaparak ve bu temelde konumunu sağlamlaştırarak tamamlamaktadır.

AKP’nin bu politikalarının dengelenmesi aynı şekilde onun yönteminden geçmektedir. AKP karşısında başarılı olmak için üç şey gereklidir:

1-Yasadışı bir zemine basarak olanakları büyütmek;

2-İçeride güçlü ittifak politikaları oluşturmak ve bunu seçimlerde etkin olarak kullanmak;

3-AKP’nin çelişkide olduğu dış güçler ile etkili bir ittifak sistemi kurmak.

Böyle bir politikayı AKP karşısında Türkiye’de iki siyasi hareket yapmaktadır ve iç siyasetteki etkinlikleri de bu noktada tesadüf değildir. Bu iki siyasi hareket PKK-DEM ile MHP’dir.

Geçmiş makalelerde bu iki hareketin yasal ile yasadışı güçleri ve yine dış ittifakları nasıl kullanarak AKP iktidarını yıkmak istediklerini ele aldığımız için tekrar bu noktaları ele almıyoruz. Ama bu geçmiş makaleleri okumayan okurları göz önünde bulundurarak kısaca bu iki hareketin nasıl hareket ettiğine tekrar değinelim.   

MHP AKP ile cepheden savaştan onunla ittifak biçiminde yakınlaşarak savaşa geçen bir yöntem oluşturmuştur. AKP’yi devirmek için önce güçlenmesi gerektiğini anlayan MHP, AKP ile yakınlaşarak bu güçlenmeyi elde etmeye çalışmıştır. AKP’ye verdiği destek karşılığında devlet içinde örgütlenerek ve yine mali sorunlarını çözerek ilerleyen MHP, AKP ile ABD arasındaki çelişkilere göre konumlanarak ve de ABD’nin politikalarına tam uyum sağlayarak, günü geldiğinde AKP’den de desteğini çekerek ve onun karşısında yeni bir siyasi cephe oluşturarak AKP’yi devirmek istemektedir.

Aynı şekilde PKK de, AKP ile olan güç dengesini köklü bir şekilde değiştirmek için Kürdistan’ın farklı parçalarında güçlenme ihtiyacı yaşamaktadır. AKP’nin sıkışmışlığını Kürdistan’ın farklı parçalarında güçlenip ve tekrar Türkiye’nin üzerine dönmek için kullanmak istemektedir. Çözüm Süreci’ne de bu temelde oturmuştur.

İşte AKP’nin diktatörlük kurduğu ve iktidarı hiçbir şart altında barışçıl bir şekilde vermeyeceği bir tarihsel anda, MHP ile PKK’nin aksine Türkiye’nin siyasetinde “kurbanlık koyun” gibi gezen tek parti CHP’dir. CHP’nin kendi kendisini kandırdığı ve çok saf bir politika uyguladığı ve de aynı şekilde rejim karşısında tamamen savunmasız olduğu bir anda Erdoğan, CHP’yi içten ele geçirme kararını tek vermemiş ama bunu Özgür Özel aracılığıyla da gerçekleştirmiştir!

CHP AKP faşizmi karşısında tek yasal siyaset zemininde kalarak mücadele etmenin imkansızlığını anlamamıştır. AKP’nin seçim hilelerini de tam olarak oturtmasından sonra, CHP adeta boşa kürek çeken bir partiye dönüşmüştür. CHP’nin tek “yumuşak güçlere” dayanarak hem rejim karşısında hem de MHP ile DEM karşısında güç dengesini kökünden değiştirmesi mümkün değildir. CHP, MHP ile DEM’e göre niteliksel olarak daha zayıf olduğu için AKP açısından kolay bir lokmaya dönüşmüştür ve ileride de kapsamlı olarak göreceğimiz gibi, Özgür Özel aracılığıyla da AKP tarafından ele geçirilmiştir.

Şimdi de kısaca partilerin güçlerinin sınırlarını ve bu sınırlardan kaynaklanan açmazları nasıl çözmek istediklerini ele almaya çalışalım.

Türkiye’nin iç siyaseti son onbeş-yirmi yıldan beri farklı bir tarihsel zemin üzerinde oluşmaktadır. Eskiden partiler belirli bir anayasal zemin üzerinde ve onun siyasi ve toplumsal sınırlarını hesaba katarak siyaset yaparlardı. Bu siyaset ve toplumsal zemin, yeni bir rejim kurmak için AKP tarafından tamamen parçalanmış ve siyaset tamamen güç ilişkileri çerçevesinde yapılan yeni bir karakter kazanmıştır. Buradaki “güç ilişkileri” en geniş ve derin anlamıyla kullanılmıştır yani siyasi hareketler bütün toplumsal güçleri (yasal, yasadışı, meşru ve meşru olmayan gibi) ile siyaset sahnesinde yer almaktadırlar.

Toplumu bir rejimden başka bir rejime sürüklemek isteyen AKP, doğal olarak hem iç politikada hem de dış politikada belirli bir siyasi direnç ile karşılaşmaktadır. AKP’nin kendisine karşı uygulanılan dirence verdiği karşılık ise belirli parametreler gerektirmektedir ki, bunların başında da meşruiyet görüntüsü oluşturmak vardır. AKP bu meşruiyet görüntüsünün arkasına bütün siyasetini yerleştirmek zorundadır aksi taktirde birçok düşmanını hızlı bir şekilde birbirine doğru iterek,kendi  karşısında büyük ve güçlü bir siyasi cephenin oluşmasına neden olabilir. Meşruiyet görüntüsünden yoksun iktidarı çıplak diktatörlük olacaktır ki, uzun süre dayanması zordur. 

AKP’nin meşruiyet görüntüsü oluştururken karşılaştığı temel mesele, oy oranları düşerken bu meşruiyeti nasıl kuracağıdır. İşte bu andan itibaren siyaset tamamen başka bir görünüm kazanmaktadır.

Bugün AKP kendi rejimini oturturken halka karşı açmış olduğu Özel Savaş’ta (siyaset ile psikolojik operasyonların birliğinden oluşan bir savaş türü), yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Bu aşama AKP’nin “siyaset ve toplum içindeki derinleşmesi”nin yani toplumun birçok alanının olanaklarını yasadışı ve gayrı meşru bir şekilde kendi ellerinde yoğunlaştırmasının sonucudur. Eğer bu noktada yani “kamu mallarının AKP tekelinde yoğunlaşması” bu derecede olmamış olsaydı, AKP bugün siyaseti bu derecede bir “siyasi mühendislik” ile düzenleme olanağına sahip olamazdı. AKP’nin ellerinde toplumsal ve siyasi gücün yoğunlaşması ile toplum üzerindeki özel savaş operasyonlarının çapı arasında bir ilişki söz konusudur.

AKP’nin eskiden özel savaş taktikleri, seçimleri tam manipüle edemeyen ama onu bazı büyük olaylar ile etkileyen (Ergenekon Komplosu’ndaki yargı dalgaları gibi) ve yine muhalefet liderlerinin ele geçirilmesinden ziyade onları çeşitli yollar ile korkutarak geri çekilmesini (Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu olayları gibi) sağlayan bir yapıya sahipken, 15 Temmuz 2016 Komplosu sonrası devlet içinde muzzam bir “derinlik” kazandıktan sonra, önce 2017 Anayasa referandumunda olduğu gibi seçim sistemine sahte oy salmaya başladı ve 2023 seçimlerinde gördüğümüz gibi ise artık istenilen oy miktarını tabelaya yazılı hale getirebilmektedir. Bir avuç akademisyen AKP’nin “sahte seçmen havuzu”nu hesaplamayı başardı (1). Ama ne hikmetse kimse bu durumu gündeme getirmemektedir ya da daha doğrusu getirememektedir ve herkes AKP ile birlikte “bu oyunu oynamaktan” nedense hoşnuttur ve sonuç da her seferinde hüsran olmaktadır.

2023 genel seçimlerinden önce bir gazeteci Kemal Kılıçdaroğlu’na şöyle bir soru sordu: Seçmen kütükleri ile nüfus kütüklerini karşılaştırabildiniz mi? Kılıçdaroğlu “buna kendilerinin imkanı olmadığı” cevabını verdi. Aslında herşey seçimlerden önce olup bitmişti!

Ama AKP’nin seçimlerin sonuçlarını belirleme imkanı  “meşruiyet görüntüsü” oluşturmasına yetmemektedir. Bir de bu sonucu kabul edecek bir muhalefetin “imal edilmesi” gerekir. Bu muhalefet de bugüne kadar iki şekilde imal edilmiştir:

1-Kemal Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi, ismeyerek de olsa kabul etme başka bir ifade ile ülkede içsavaş çıkmasın ve insanlar ölmesin şeklinde olan yaklaşım. Buna zorunluluktan ya da başka bir çare olmadığı için “zorunlu katlanma” diyelim;

2-Ama bir de Özgür Özel gibi artık “bilerek olaya ortak olma” şeklinde yeni bir muhalefet lideri imal edilmiştir. Bu lider seçim sahtekarlığına ortak olduğu için hemen seçim sonuçlarını kabul ederek, rejimin meşruiyet sorununu çözmektedir.

Seçim sistemi sahtekarlığı ile “muhalefet liderinin satın alınmasını” birleştirdiğiniz zaman bir ülkede yapamayacağınız iş yoktur! Muhalefetin farklı bir şekilde AKP rejimine monte edilmesi tek iç politikada değil ama dış politikada da bir rejime muazzam bir manevra alanı açar.

AKP kendi rejimini tam oturtmaya doğru giderken hem iç politikada hem de dış politikada Batı’nın aleyhine bir jeopolitik konumlanma oluşturmak isterken, işte “işbirlikçi bir CHP yönetimi” ile hem iç politikada kendi karşısındaki cepheyi bertaraf etmiş  ve bir rıza üretimi oluşturmuş olacaktır; hem de Batı’dan kendisine gelecek olan diktatör eleştirilerini de yok ederek Batı’nın yaptırımlarına karşı siyasal ve psikolojik bir direnç elde etmiş olacaktır. Bunun bir de Kürt siyasi hareketine  karşı olan yanı vardır ki, bunu da sonra ele alacağız.

AKP’nin iç siyasette meşruiyet üretme problemi, onu bir yandan genel olarak özel savaş taktiklerine doğru sürüklerken, öte yandan da onu özel olarak siyasi aritmatik taktiklerine sürüklemektedir.

AKP kendisine karşı bir siyasi cephenin oluşumunu, özellikle de Özgür Özel’in ajanlaştırılarak ve onun aracılığı ile CHP’nin ele geçirilmesi ile teorik olarak yoketti. Çünkü AKP ile CHP’nin oluşturduğu bir cephe dışında kalan partiler meşruiyet üretiminde “kısa” kalmaktadırlar. Bugün AKP ile CHP’nin toplam oyu yüzde 70 civarındadır ve böyle bir cephenin karşısında hiç kimsenin tutunma gücü yoktur!

Bu siyasi aritmatik karşısında hem MHP hem de PKK-DEM köşeye sıkışmış durumdadırlar. AKP ile CHP’nin yakınlaşma süreci (bugün CHP içinin Özgür Özel için temizlenmesi söz konusudur) sürerken, Erdoğan hem MHP’yi hem de DEM ile PKK’yi “sahte ittifaklık” politikası ile oyalayarak “CHP’nin kıvama gelmesi”ni yani Özgür Özel’in rejimin olanakları ile tamamen CHP’ye hakim olma sürecinin bitmesini beklemektedir. Bu süreç bitip ve erken seçimi CHP ile birlikte “danışıklı dövüş” şeklinde gerçekleştirdiği zaman ve bu erken seçimin sonucunda CHP kıl payı birinci çıkartıldığı zaman hem MHP hem de DEM, AKP rejimi karşısında tamamen savunmasız kalacaklardır!

AKP meşruiyet üretme sorununu CHP’yi içten ele geçirerek çözmüş durumdadır. Böylece hem CHP’yi muhalefetten koparmış hem de kendisini sınırlayan tarihsel ve politik engelleri de aşmış bulunmaktadır.

MHP AKP karşısındaki güç dengesini değiştirmek için çok ince ve zorlu bir stratejik yol izlemiş ve AKP’yi uzun yıllar hem CHP’den hem de PKK ve DEM’den uzak tutmayı başarmış ama CHP içindeki değişim onu fena halde köşeye sıkıştırmıştır ve de Bahçeli’nin Özgür Özel’e öfkesinin altında da kendi stratejisini bozması yatmaktadır. Bahçeli MHP’nin tarihsel açmazını bir yandan AKP’ye yaklaşarak güçlenme, öte yandan da gizli bir şekilde Batı emperyalistleri ve muhalefet içinde anti-AKP’lilerle yakınlaşma siyaseti arayarak çözmek istemiştir. Onun stratejisinde Batı’nın Erdoğan üzerinde kuracağı baskı ve bunun sonucunda onun içte vuracağı darbe arasında bir ilişki söz konusudur. Ama Erdoğan iç politikada sürekli güçlü kalmayı becererek, Bahçeli’nin planlarını bozmayı başarmıştır. Ama yine de Çözüm Süreci’nin politik yıldızı Devlet Bahçeli’dir. MHP’nin katı yapısını esneterek MHP’ye muazzam bir politik alan açarak daha baştan itibaren kaybetmesinin önüne geçmiştir. Erdoğan’ın CHP hamlesinden sonra Devlet Bahçeli’nin tek umudu, ABD’nin siyasi ağırlığını koyarak Erdoğan ile AKP’yi baskı altına almasıdır (Rojava bölümünde bu noktaya tekrar değineceğiz).

PKK ile DEM iç politikadaki tarihsel engelleri aşmak için, Ortadoğu’da stratejik derinlik kazanmanın önemini uzun zamandan beri kavramışlardır. Bunun için ise Türkiye ile uzun yıllar sürecek bir ateşkesi uzun zamandan beri istemektedirler. Ama Türkiye PKK’ye bu zamanı vermeyi stratejik olarak hep reddetmiştir. AKP’nin yeni rejim inşası ve bu temelde farklı güçler ile yaşamış olduğu çelişkiler, PKK’ye Türkiye ile aradığı ateşkes zeminini verdiği umuduna yol açmıştır. Ama Erdoğan PKK ile olan anlaşmayı onun tasfiyesine bağlayan bir strateji oluşturmuştur. Şu an ki zaman kazanma ve PKK’yi oyalama politikasının altında, CHP ile koalisyon zeminini oluşturmayı bitirme taktiği yatmaktadır. CHP ile koalisyon kurulduğu andan itibaren, PKK’ye Rojava’da saldırıya geçecektir ama savaştan önce bu işi “barışçıl” şekilde halletme yolunu da sonuna kadar tüketmek isteyecektir. Bu biraz da PKK’nin Kandil Önderliği’nin hareket ve tercihlerine bağlıdır (ileride Rojava bölümünde açılacak) Ama yine de Türkiye politikasında AKP’yi orta ve uzun dönemde yıkıma sürükleyecek en büyük dinamik PKK ile DEM’dir. Bunun için ise KCK’nin önderlerinin hareketin potansiyelini yeterince bilince çıkarması gerekmektedir. Aksi taktirde çok büyük bir yıkım ile karşı karşıya kalacaklardır ve bu yıkımı IKDP’nin 1975’te yediği darbe ile karşılaştırabiliriz.

Dört siyasi hareket içerisinde nitelik açısından en zayıf olanı CHP’dir. Çünkü tamamen yasal olanaklar ve olmayan seçim sistemi üzerine hayali bir politika inşa etmişti ve bunun sonucunda da aslında “dolaylı olarak rejime iliştirilmiş” bir muhalefet yapısına sahipti. Partinin kafasının karışık olması ve yetersiz bir politik liderlik tarafından yönetilmesi ve de bunun neden olduğu niteliksiz kadroların partinin stratejik yerlerini işgal etmesi, CHP’yi AKP açısından uzun zamandan beri bir yem haline getirmişti. Daha önceki yazılarımızda bunu birçok defa ele almıştık. Tarihsel olarak ileri gidemeyen bir hareket yenilmeye ve dağılmaya mahkumdur. Bugün MHP ile DEM’den farklı olarak CHP, AKP karşısında tamamen yenilmiş bir partidir çünkü içten rejim tarafından ele geçirilmiştir.

Bundan daha büyük bir utanç olamaz!

AKP’nin Stratejik Yönelimi ve Bu Strateji İçerisinde CHP’nin Yeri

Bir kez daha açık ve net olarak AKP’nin stratejik yönelimini ele alıp ve onun CHP’yi bu stratejik yönelim içerisinde nasıl kullanmak istediğini netleştirmeye çalışalım. Bu yaklaşım bize aynı zamanda gelecekte ne tür olayların yaşanabileceğini tahmin etmemize de yardımcı olacaktır.

AKP’nin temel stratejik yönelimi, kendi rejimini tamamlama ve bu temelde gerek iç politikada gerekse de bölgesel ile küresel alanda bu rejime tehdit olacak ya da olabilecek bütün politik unsurları uzun bir süre için bertaraf etmektir. Rejimin iç güvenliği, bölgesel ve küresel güvenlik ile birlikte ele alınmaktadır. Bundan dolayı temel stratejik yönelim, bir yandan içeride muhaliflerin bastırılmasını öngörürken öte yandan da bölgesel ve küresel tehditlerin bertaraf edilmesini öngörmektedir.

Bu stratejik perspektif içerisinde AKP rejiminin, kendisine gelecek darbeleri savuşturabilmesi ve yine kendi darbelerini yıkıcı kılabilmesi için, asıl stratejik niyetini saklayacak aldatma biçimlerine ihtiyacı vardır. Aldatma siyaseti, onun düşmanlarının birlik olmasını engellediği gibi, kendisinin başka güçleri (Türkiye’de MHP ile DEM ve PKK’yi yine Rojava’da PYD’yi) kuşatmasına hizmet etmektedir. Bu temelde AKP üç temel aldatma siyaseti oluşturmuştur:

1-ABD ile müttefiklerine karşı uyguladığı aldatma. Bu aldatmanın temeli, ABD ile bölgesel ve küresel vizyonlarının görüntüde ortaklaştırılması vardır. Bu noktada özellikle Kürt sorunu ve Suriye sorununda ve yine İran’a karşı olan yaklaşımda görüntüde azami olarak yakınlaşıldığı izlenimi oluşturulmaktadır. AKP taktik olarak ABD ile aynı stratejik vizyonu paylaşıyormuş gibi yapmaktadır. Geçerken belirtelim ki, mevcut faşist ABD hükümetinin Kürt politikası, Kürtleri koruyormuş gibi görünerek aslında Kürt statüsünün Suriye ve Irak’ta tasfiyesini öngörmektedir. ABD Erdoğan’ın bu aldatma siyasetini bilmektedir ve başka bir aldatma ile buna karşılık vermektedir (Rojava sorununda açılacak).

2-İkinci aldatma Çözüm Süreci ile ilgilidir. PKK ile masaya oturarak ve sanki bir çözüm süreci yapıyormuş gibi görünerek aslında korkunç bir savaşa hazırlık yapmaktadır. PKK ile masaya oturma aslında CHP operasyonu bitene kadar gereken zamanı kazanmak içindir. Bu temelde PKK ile ABD belirli bir süre hareketsiz tutulmak istenmektedir. Aslında KCK, AKP’nin Çözüm Süreci ile tam olarak neyi hedeflediğini çözememiştir ve bu durum onun için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Bu haliyle KCK tuzağa düşmüş durumdadır.

3- CHP’nin Özgür Özel ile içten ele geçirilmesi ve bunun bütün kamuoyundan saklanması. Bu temelde AKP ile CHP arasındaki danışıklı dövüş, bütün politik alandaki aktörlerin kafasını karıştırmakta ve onlarda sahte umutlar yaratarak ve hatta onların yanlış bir stratejik yola girmelerine neden olarak, onları temel darbe için zayıf konuma getirmeye dönüktür.

Ama bütün bu üç aldatma tek bir genel aldatmanın farklı parçalarını oluşturur ve hepsi birbirine bağlanır ve birbirlerini destekler. Siyasetin bu farklı momentlerinde uygulanılan bu aldatmalar, stratejik olarak AKP’yi bütün rakipleri karşısında her zaman güçlü tutmaktadır. CHP operasyonu biter ve eğer parti tamamen Özgür Özel’in eline geçerse, bunun muhalefet ve ülke için çok yıkıcı sonuçları olacaktır. Çünkü koalisyon görünümü altında CHP’nin rejime yamanması tek AKP rejiminin ömrünü uzatmayacak ama onun rejiminin oturması için gerekli koşulları da oluşturacaktır.

AKP’nin Özgür Özel’i kullanarak CHP’nin arkasına saklanma taktiği, onun asıl niyetini belirli bir süre örten ve bütün rakiplerinin kafasını karıştıran güçlü bir aldatma politikası olacaktır. AKP’nin CHP maskesi takması, bütün muhaliflerde, AB’de ve yine ABD’de Erdoğan’ın “siyasi olarak yumuşadığı” izlenimine yol açacak ve bu umudun bu kesimlerde canlandırılması, Erdoğan’a “rejim finali” için gerekli olan zamanı verecektir.

Bir CHP-AKP koalisyonunda aslında farklı bir biçimde AKP’nin politikaları devam edecek ve Özgür Özel Ahmet Davutoğlu ve yine Binali Yıldırım gibi “23 Nisan Başbakanı” olacak ve CHP de “23 Nisan Partisi” olacaktır. AKP’nin CHP taktiğinin işlevi, Hitler’in Stalin ile yaptığı 1939 paktının benzeridir. Başka bir ifade ile asıl gidilecek yönün aldatma ile ters olarak gösterilmesidir! Erdoğan CHP ile koalisyon kurarak sanki Batı’ya doğru yol alıyormuş görüntüsü oluşturacak ama aslında Doğu’ya doğru ülkeyi çekecektir.

Elbette Erdoğan ile AKP, Özgür Özel’e bütün planlarını açıklamamışlardır. Özgür Özel’e sunulan plan ile gerçek plan arasında dağlar kadar fark vardır. Erdoğan ile AKP Özgür Özel’i de aldatmaktadırlar. Ona sadece işin küçük ve sevimli bir kısmını göstermektedirler ama birkez Özel bu sürece girdiği zaman hiçbir zaman geri dönemeyecek ve “boğazına kadar pisliğe batırılacağı” için (mafyalardaki gibi) kuzu kuzu kendisine dayatılan bütün halk ve ulus düşmanı politikaları uygulamak zorunda kalacaktır. Bundan 32-33 yıl önce DYP-SHP koalisyonunda Doğan Güreş’in “92 Konsepti”ni Murat Karayalçın’a uygulattıkları gibi. Erdal İnönü kendisine sunulan ve dayatılan “92 Konsepti”ni “kendi mizacına uymadığı” gerekçesiyle reddederek ve istifa ederek daha sonra olacak pis politikalara ortak olmayı reddetmiştir. Ama Murat Karayalçın bunda bir sorun görmemiştir!

Hiç kuşkusuz uygulanılacak gayrı meşru politikalardan Karayalçın’ın haberi yoktu. Zaten sorun da budur. Hükümetsiniz ama aynı zamanda değilsiniz! Devleti tamamen başkaları kontrol etmekte ama siz sorumluluğu üzerine almaktasınız. Bir nevi “23 Nisan koalisyon ortağı”sınız. Aynısının Özgür Özel’e yapılacağından şüphe yoktur. AKP Özel’e başka bir politika gösterecek ama pratikte başka bir politika uygulayacaktır ve Özel bir kez bu yola girdiği zaman sonra da çıkamayacaktır. İşin sonunda hem Türkiye hem de CHP büyük bir politik yıkım yaşayacak ve işi bittikten sonra da AKP, CHP’ye son tekmeyi vurarak onu da Gülen Cemaati ile MHP’nin yanına gönderecektir!

Edoğan ile rejimi başından itibaren gayrı meşru bir rejimdir. Buradaki gayrı meşruiyetin ölçüsü Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’deki Cumhuriyet Ölçüsü’dür. Bu ölçüye göre Erdoğan ile rejimi tarihsel olarak gayrı meşrudur. Erdoğan ile AKP bir cumhuriyet düşmanıdır ve kaldı ki bunu da saklamamaktadırlar. Erdoğan Türkiye’de hiçbir zaman ne başbakan ne de cumhurbaşkanı olamalıydı ve bütün bu engelleri ABD ve Gülen Cemaati sayesinde aşabildi. Onun İBB başkanıyken yapmış olduğu soygunu, yurtsever polis memuru ve zamanın Emniyet Organize Suçlar Dairesi Başkanı Adil Serdar Saçan delilli hale getirmişti ve suç dosyasını tam mahkemeye sevk edecekken, AKP 2002’de birinci parti olunca bu dosya işleme giremedi ve zaten Serdar Saçan da büyük zulüme uğradı.

2002 seçimlerinden hemen sonra Necip Hablemitoğlu öldürüldü ve herkes biliyor ki, bu suikastin faiileri Gülen Cemaati idi. Ama Erdoğan bu cinayete “olur” vermiştir çünkü ittifaklık ilişkisi onu gerektiriyordu. Cemaat, Hablemitoğlu’ndan kurtulmak istiyordu. 17-25 Aralık’tan sonraki Cemaat operasyonları sırasında Ali Fuat Yılmazer’in dediği gibi, bütün bu “yasadışı dosyalar” Erdoğan’ın önüne gidiyordu ve bu operasyonlar o onayladığı zaman yapılıyordu. Daha sonra 2009 Nisan’ında Garipoğlu holdingin mallarına el koymak için (ki bir kısmına el konuldu AKP tarafından) Münevver Karabulut cinayeti AKP-Gülen Cemaati iş birliği ile oldu. Zaten Ergenekon Komplosu ve 15 Temmuz Komploları tamamen yasadışı işlerdir ve 17-25 Aralık operasyonlarında ortaya çıkan “Başbakan’ın kendi ülkesini soyduğu” belgeleri de herşeyin üzerine tuz biber ekti. Elbette Suruç ve Ankara gar katliamları unutulmamalı. Bir başbakan düşünün hem ülkesini soyuyor hem de bir haydut gibi yasadışı bir şekilde ya para için ya da muhaliflerini susturmak için cinayet işliyor. Bütün bunlar evrensel hukuka ve insan hakları evrensel sözleşmesine göre de suçtur. Bundan dolayı Erdoğan ile rejimi tarihsel ve evrensel hukuk açısından gayrı meşrudur.

 Şimdi okur bu eylemleri bir meşruiyet zemine oturtsun bakalım! Hiçbir temeli yoktur! Onun için gayrı meşru rejim ile iş birliğine giren ve onun rejimine “dingil” olan bir muhalefet liderinin de hiçbir meşruiyeti yoktur! Okur bu noktayı sıkıca aklında tutsun çünkü az ileride lazım olacak!

(devam edecek)