Demokratik Halk Hareketi (DHH) Açıklaması: DHH Çözüm Süreci’nde Neden Kürt Özgürlük Hareketi’nin Yanındadır?

Haziran 11, 2026 - 20:34
17
Demokratik Halk Hareketi (DHH) Açıklaması:  DHH Çözüm Süreci’nde Neden Kürt Özgürlük Hareketi’nin Yanındadır?

Demokratik Halk Hareketi (DHH) Açıklaması:

DHH Çözüm Süreci’nde Neden Kürt Özgürlük Hareketi’nin Yanındadır?

Bugün Türkiye’de devrimci ve demokratik hareketin önemli bir bölümü, başta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan olmak üzere KCK’nin Kandil önderliği ve DEM Parti’ye yönelik olarak Çözüm Süreci üzerinden yoğun eleştiriler yöneltmekte, hatta kimi zaman ağır itham ve suçlamalarda bulunmaktadır.

Demokratik Halk Hareketi (DHH), Kürt Özgürlük Hareketi’ne yöneltilen bu haksız suçlamaları ve siyasi gerçeklikten kopuk değerlendirmeleri reddeder. DHH, mevcut süreçte başta Abdullah Öcalan olmak üzere KCK’nin Kandil önderliğinin ve DEM Parti’nin yanında olduğunu devrimci ve demokratik kamuoyuna açıkça ilan eder.

Bu tutumumuz herhangi bir duygusal yakınlıktan ya da ideolojik aidiyetten değil; ilkesel değerlendirmelerden, dünya ölçeğinde değişen güç dengelerinin analizinden, Ortadoğu’daki yeni siyasi tablonun incelenmesinden ve Türkiye’nin iç siyasal gelişmelerinin somut değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Bugün Kürt Özgürlük Hareketi’ne yöneltilen eleştirilerin büyük çoğunluğu yalnızca haksız değildir; aynı zamanda siyasal gerçeklikten kopuk ve stratejik açıdan da temelsizdir. Bu nedenle sürece ilişkin bazı ideolojik ve siyasal sorunlara açıklık getirmek zorunlu hale gelmiştir.

Sekterliğin Teorik Kaynakları

Türkiye devrimci hareketi içindeki  bazı sekter çevreler, Leninist devrim teorisinin tarihsel sınırları ve eksiklikleri üzerine ciddi bir eleştirel değerlendirme yapmadıkları için dogmatik bir siyaset anlayışına saplanmış durumdadırlar. Değişen dünya koşullarını, kapitalizmin geçirdiği dönüşümleri ve günümüzün karmaşık toplumsal ilişkilerini eski kalıplarla açıklamaya çalışmaktadırlar.

Bu çevreler, geçmişte doğru kabul edilen bazı teorik önermeleri sorgulanamaz dogmalar haline getirmiştir. Sonuç olarak çağımızın gerçek dinamiklerini kavrayamamakta, devrimci siyasetin önüne çıkan yeni olanakları görememekte ve tarihsel gelişmeleri çoğu zaman yanlış okumaktadırlar.

Kendilerini “en devrimci”, “en tavizsiz” çizgi olarak sunmalarına rağmen, bu siyaset tarzı çoğu durumda istemeden de olsa burjuva düzenin ve hatta faşist gericiliğin işine yaramaktadır.

Sorunun kaynağı aslında geçmişte yapılan bazı yanlış teorik analizlerin bugün bazı sekter devrimci çevrelerde amentü haline getirilmesidir. Lenin’in birinci dünya savaşından sonra yapmış olduğu çağımız proleter devrimler çağıdır tespiti yanlış bir tespitti ; çünkü yanlış bir kapitalizm ve emperyalizm analizi üzerine oturuyordu. Bu analiz zamansız bir şekilde burjuva devletleri yıkmayı ve parlamenter sistemi tamamen ortadan kaldıran ve bundan dolayı devrimci hareketi tek parti diktatörlüğüne doğru sürükleyen bir yapıya sahipti. SSCB’de ve dünyanın başka yerlerindeki devrimleri bürokratik diktatörlüğe sürükleyen bu yanlış anlayış olmuştu.

Demokratik Cumhuriyet ve Yeni Devrim Anlayışı

Halbu ki çağımız proleter devrimleri çağı değil demokratik cumhuriyet devrimleri çağıydı ve bu, Leninist devrimin öngördüğü gibi küçük burjuvazi ile liberal burjuvaziyi bastırmayı değil onlarla geniş bir ittifak sistemini öngörmektedir ve kapitalizmin tarihsel gelişimi de bu yöndedir. Bugün ortaya çıkan teorik gerçek , demokratik cumhuriyetin komünizme kadar olan süreçte geçiş döneminin temel politik düzeni olacağını göstermiştir. İşte bu teorik gerçeği ilk defa gören ve bunu Demokratik Modernite teorisiyle belirli bir programa döken ve de buna uygun bir siyasi hareket tarzı oluşturan Abdullah Öcalan olmuştur.

Abdullah Öcalan’ın geliştirmiş olduğu yeni devrim tipi, Lenin’in devrim teorisinden daha üstün olup hem Leninist devrim teorisinin olumlu yanlarını kendi içinde barındırmış hem de onun yanlış taraflarını atarak genel olarak Marksist devrim teorisini farklı bir temelde yeniden kurmuştur.

Yeni devrim tipi demokratik cumhuriyet temelinde yükselir ve bu temelin dinamiğini esas almaktadır. Bu dinamik ise burjuva devleti yıkmayı değil ama demokratik dönüşüme uğratmayı öne almaktadır. Marx’ın Paris Komünü bağlamında kendi teorisinin erken dönemlerinde yapmış olduğu devlet analizi  yanlış bir analizdi. Marx’ın komüncülerin en büyük hatasının burjuva devleti parçalamamak ama alıp kullanmak olduğu tespiti, kendi ölümsüz eseri olan Kapital’de geliştirmiş olduğu ekonomik teorilerle çelişki halindeydi. Marx komünizme kadar, burjuva ekonomik ilişkilerin kalıntılarından dolayı burjuva devlet kalıntılarının da var olacağını belirtmiş ama kapitalizmin düşük tarihsel seviyelerinde burjuva devletin parçalanması gerektiği tespitinde bulunmuştur. Bundan dolayı bazı teorilere dikkatle yaklaşmak ve onları belirli bir eleştiriden geçirmek gerekmektedir.

Günümüz dünyasında temel tarihsel eğilim, doğrudan proleter devrimlerden çok demokratik cumhuriyetin genişlemesi ve derinleşmesi yönünde gelişmişmiştir/gelişmektedir.

Abdullah Öcalan Leninist devrim teorisini tersine çevirerek başka bir devrim modeli geliştirmiş ve bu haliyle de Antonio Gramsci’nin Pasif Devrim teorisine yaklaşmıştır. Lenin’de reformlar devrime endekslenmişti ama Öcalan’da devrim reformlara endekslemiştir. Devrimci siyaset ve metodlar reformcu siyasetin arkasına yerleştirilmiş ve böylece devrimci ile demokratik hareket çok daha geniş bir manevra alanına sahip olmuştur.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin İçinden Geçtiği Kuşatma

Bugünün dünyasına ve gerçekliğe gelirsek eğer,  bu yeni devrim modeli bugün adeta Kürt Özgürlük Hareketi’ne can simidi olmuş durumdadır. Devrimci hareketin sekter örgüt ve yapıları sürekli silahlı mücadele sürekli ileri gitme ve hiç geri çekilmeme gibi tuhaf , politik olgunluktan yoksun amatör bir siyaset tarzına sahiptirler. Kürt Özgürlük Hareketi’nin liderlerinin imkanları olduğu halde ileri gitmedikleri ve devrime “ihanet” ettikleri yanılsamasını yaymaktadırlar ve “siyasetin üniversite”sinde ilkokul çocukları gibi hareket etmektedirler. Sekter örgüt ve yapıları Kürt Özgürlük Hareketi ile ilgili olarak yanılgıya sürükleyen temel neden ideolojik yetersizliklerinden dolayı emperyalist siyasette ortaya çıkan güç ilişkilerini ve bu güç ilişkilerinin Kürt Özgürlük Hareketi üzerindeki etkilerini yeterince görememeleridir.

Emperyalist siyasetin son dönemlerde dünya genelinde daha da gericileşmesi (faşist hareketlerin her tarafta yükselişi) ama özellikle de ABD’de faşist bir kliğin  iktidara gelmesi Kürt Özgürlük Hareketi’nin (aynı şekilde AKP’nin) stratejik durumunu kötüleştirmiştir. Trump ABD’si Körfez monarşileri ve İsrail ile birlikte Ortadoğu’ya ağırlığını koyan ve bu sonuncuların çıkarlarına uygun olarak Ortadoğu politikalarını ele alan bir çizgiye kaymıştır. Körfez monarşileri Suriye ve Irak’ı kendi nüfuz alanları olarak görmekte ve kendi işbirlikçileri aracılığıyla buraların kendilerine bırakılmasını istemektedirler. ABD bunun karşılığında da onlarla dünyanın birçok yerinde işbirliğine girmektedir. Suriye’de HTŞ’nin iktidara taşınması ABD ile  Körfez monarşileri arasındaki bu stratejik ilişkilerin ürünüdür ve bu ilişkinin sivri ucu tamamen Kürtlere dönüktür. Bu ittifak Kürt kazanımlarını Suriye ve Irak’ta yokedip KCK ile birlikte KDP ve YNK bölgelerini de tasfiye etmek istemektedir. Trump yönetimi Türkiye’nin de içinde bulunduğu (Türkiye, HTŞ, IŞİD, koalisyon kuvvetleri vs) bir ittifak yapısı ile KCK’yi kollektif bir şekilde bastırmak ve Suriye ile Irak’ı körfezin işbirlikçileri için uygun bir hale getirmek istemektedir. Suriye’de Esad rejiminin düşmesi bu süreci daha da ilerletmiş ve PKK’nin bütün bölgede kuşatılmasına neden olmuştur. İÇİNDEN GEÇTİĞİMİZ SÜTEÇTE PKK’NİN BÜTÜN BU EMPERYALİST CEPHE KARŞISINDA ASKERİ OLARAK DİRENME GÜCÜ KALMAMIŞTIR VE HAREKETİN DENGELİ BİR ŞEKİLDE GERİ ÇEKİLMESİ VE TEHLİKE GEÇENE KADAR KENDİSİNİ KORUMASI GEREKMEKTEDİR.

Son Rojava olayları bunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. SDG’nin elinden alınan bölgeler HTŞ’nin askeri gücü ile olmamış ama ABD hava kuvvetlerinin SDG mevzilerini bombalaması sonucunda gerçekleşmiştir. Bunun üzerine PYD HTŞ ile masaya oturmak zorunda kalmıştır. KCK’nin kazanımlarını korumak için silaha sarılması intihar etmekle eşanlamlıdır. Bir insana intihar et demek ne kadar terbiyesiz ve gerici bir durum ise bir politik harekete siyasi olarak intihar et demek aynı şekilde gericiliktir.

Bugün KCK’nin yaşadığı durum, ABD’nin önderlik ettiği 1999 kuşatma ve bastırma hareketinin farklı bir benzeridir. O zamanlar ABD ile müttefikleri,  Türkiye’nin AB üyeliğinin önünü açmak ve KDP ile YNK’nin de Irak’ta özerkliğinin önünü açmak için PKK’yi tasfiye etmek istemekteydiler. Bugün ise KCK’nin askeri kapasitesinin yokedilmesi Suriye ile Irak’ın Körfez monarşilerinin eline geçmesi için yapılmakta ve Türkiye de bu temelde  ABD politikasına tamamen yedeklenmek istenmektedir.

Bu gerçeklik karşısında KCK’nin yapacağı tek şey zaman kazanmaya çalışmak ve bu temelde askeri bir çatışmadan uzak durmaktır ve bunun tek yolu ise “siyasallaşma” görünümü altında diplomatik yollar ile dikkatli bir şekilde geri çekilmedir. Tamamen gericiler ile çevrilmiş olan ve güç dengesinin tamamen kendi aleyhine olduğu bir durumda bir politik hareketin yapacağı tek şey dikkatli bir şekilde geri çekilme ve bu geri çekilişi ise demokratik bir örtü altına gizlemedir. Bu noktada gerek Abdullah Öcalan gerekse de genel olarak Kürt Özgürlük Hareketi çok tecrübeli olup, gerekli teorik ve politik donanıma sahiptirler.

Bu geri çekilme taktiği ile kendisini bu süreçte koruyacak olan KCK , gelecek yılları şimdiden kurtarmış olacak ve konjonktür değişmeye başladığı zaman da politik ve askeri olarak şaha kalkacaktır. Bu hemen hemen kesindir. Bu süreci darbesiz atlatacak bir KCK,  konjonktür değişiminde Türkiye ve İran rejimlerini devirme olanaklarını elde edecek ve Ortadoğu’nun çehresini tamamen değiştirecektir. Gelecek yıllar bugün uygulanılan politikanın doğruluğunu açıkça gösterecektir.

Geçmiş devrimlerde Brest Litovsk anlaşması ve yine 1939 Sovyet-Nazi paktı anlaşması ne ise,  bugünkü Erdoğan-Öcalan anlaşması da odur.

KCK’nin Ortadoğu’da yaşamış olduğu kuşatmanın bir benzeri de Türkiye’nin iç politikasında DEM Parti merkezli ortaya çıkmaktadır. Erdoğan’ın CHP’yi Özgür Özel üzerinden ele geçirmesi ve psikolojik operasyonlar ile CHP kitlesini Kemal Kılıçdaroğlu’nu gözden düşürerek Özgür Özel etrafında toplaması ve gelecekte de Özgür Özel üzerinden bu kitleyi kendi rejimine yedeklemesi DEM Parti’yi tamamen köşeye sıkıştıracaktır/sıkıştırmıştır. Böylece Dem Parti’nin sol tarafı tamamen boşalmış ve Kemal Kılıçdaroğlu döneminde yaşanan CHP-DEM yakınlaşması artık pratikte bitmiş durumdadır. Gelecekte Özgür Özel’in başında olduğu parti, her kritik sorunda AKP rejiminin yanında yer alarak bütün demokratik hareketi boşa düşürecektir.

Bu durum karşısında Abdullah Öcalan zaman kazanmak ve KCK’yi bir darbeden korumak için Erdoğan’ın tekrar seçilmesine destek vermek karşılığında bir siyasi dengeye yönelebilir ve bunu da yadırgamamak gerekir. Süreç bir AKP-DEM Parti yakınlaşmasını ve işbirliğini hemen hemen kaçınılmaz hale getirmektedir. Bütün bunları Kürt Özgürlük Hareketi’nin AKP rejimiyle uzlaşması ya da teslim olması şeklinde okumak mevcut süreci zerre kadar anlamamak demektir.

KCK’ye siyasi keskinliği önerenler onu aslında siyasi olarak yok ederek emperyalistlere ve işbirlikçilerine en büyük desteği vermektedirler. DHH sürecin bu karmaşıklığının bilincinde olarak Abdullah Öcalan’ı ve KCK’nin bu büyük siyasetini saygıyla selamlayarak onun yanında durduğunu beyan eder.

Sonuç ne olursa olsun KCK’nin bu büyük siyaseti daha şimdiden bütün dünya devrimci ile demokratik hareketinin en büyük tarihsel kazanımı haline gelmiştir.

Yaşasın Demokratik Modernite !

Yaşasın Kürt Özgürlük Hareketi !

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının birleşik demokratik cumhuriyeti!

Faşizme Ölüm Halka Hürriyet yaşasın demokratik cumhuriyet!

DEMOKRATİK HALK HAREKETİ