Epstein Olayının Tarihsel Arka Planı-I
ABD’nin İsrail politikası sanıldığının aksine bir dış politika değil bir iç politika meselesidir. Bu haliyle ABD’nin İsrail politikası, “iç politikanın dışa taşmış ve ülke dışında konumlanmış” bir yapısı gibidir. Bunun nedeni ABD toplumunda bir kesimin yani Muhafazakar Evanjelikler’in kendi bağnaz ve dogma din anlayışını, uzun yıllardan beri hem derinlemesine hem de genişlemesine ABD toplumunda geliştirmesi yani bir tür “ABD toplumunu dincileştirme” anlayışından kaynaklanmaktadır. Aslında bizim Türkiye’de gördüğümüz Politik İslamın farklı bir versiyonudur ama gelişimi daha çok Gülen Cemaati’nin gelişimine benzemektedir.
Epstein Olayının Tarihsel Arka Planı-I
Kemal Erdem
Epstein olayını belirli bir tarihsel temele oturtmadan yapılan analizler komplo teorilerinden öteye gitmeyecektir. ABD-İsrail ilişkilerini ve bu ilişkilerin evrimini, ABD ile İsrail'deki faşist hareketlerin tarihsel evrimi ile birbirine bağlamadan ve de bu iki faşist hareketin oluşturmuş olduğu sıkı ittifakın karşılıklı olarak birbirlerini destekleyen ve güçlendiren yapısını kavramadan, Epstein olayını doğru bir politik çerçeveye yerleştirmek zor olacaktır. ABD ile İsrail'deki faşist hareketlerin toplumsal güçlenmeleri ve toplumda yaratmış olduğu büyük tarihsel kırılmalar ve neden olduğu güç ilişkileri, sistemin alt yüzündeki ahlaksal çürümeyi ve yozlaşmayı açığa çıkaran bir katalizör işlevi de görmektedir. Bütün mesele ABD ile İsrail'de mevcut statüko çözülürken, faşizm bu çözülen statüko üzerinden tarihsel olarak yükselişe mi geçecektir yani statükonun tarihsel teşhirinden daha fazla yararlanarak kendi toplumsal projesine doğru daha güçlü adımlar atarak ABD ve İsrail'de daha mı kurumsallaşacaktır yoksa çöken mevcut statüko onu da mı beraberinde bataklığa sürükleyecektir. Bu nokta ileriki süreçlerde izleyeceğimiz ve üzerinde kafa yoracağımız temel meselelerden birisi olacağa benzemektedir.
ABD'de Muhafazakar Evanjelik-Siyonist ittifakı ve Amerikan faşizmi
ABD’nin İsrail politikası sanıldığının aksine bir dış politika değil bir iç politika meselesidir. Bu haliyle ABD’nin İsrail politikası, “iç politikanın dışa taşmış ve ülke dışında konumlanmış” bir yapısı gibidir. Bunun nedeni ABD toplumunda bir kesimin yani Muhafazakar Evanjelikler’in kendi bağnaz ve dogma din anlayışını, uzun yıllardan beri hem derinlemesine hem de genişlemesine ABD toplumunda geliştirmesi yani bir tür “ABD toplumunu dincileştirme” anlayışından kaynaklanmaktadır. Aslında bizim Türkiye’de gördüğümüz Politik İslamın farklı bir versiyonudur ama gelişimi daha çok Gülen Cemaati’nin gelişimine benzemektedir.
Siyonizm’in itici gücü sanıldığının aksine Siyonist Yahudiler değildir. Tek başına Siyonistler, Ortadoğu’da bu kadar yıkıcı bir politika ; Filistinleri tamamen Filistin’den atmak isteyen bir politika ve ABD politikasını büyük oranda etkileyen bir politikayı tek başına geliştiremezler. Siyonist hareketin bu kadar yozlaşmasının altında, sinsi ve kurnaz bir şekilde, Protestanlığı da jeopolitik kaygılar temelinde sürekli güncelleyen ve bu güncellemeyi bir dogmalar sepeti haline getiren, ABD faşizminin kitle temelini oluşturan Muhafazakar Evanjelik hareket yatmaktadır.
Muhafazakar Evanjelikler, ABD kurulduktan ve özellikle 1865’ten sonra federal sisteme geçtikten sonra, ABD toplumunda etkisini kaybederek marjinal bir kesim haline geldi.Protestanlık içerisinde egemen olan eğilim ise liberal protestanlıktı. ABD’de kapitalizmin gelişmesi ile liberal protestanlığın ABD toplumunda egemen olması arasında bir ilişki söz konusuydu. ABD kapitalizmi atılım gerçekleştirdikçe ve toplum kendisini bu atılımlara uydurdukça, Muhafazakar Protestanlık kendi tutucu ve gerici anlayışını toplum geneline yaymada zorluk çekiyordu. Liberal Protestanlık ise bu dinamizm içerisinde ABD’de laikliğin temel sütunlarından birisi gibi işlev görüyordu. Ama kapitalizmin alçalan ve yükselen süreçleri, sürekli olarak ABD Protestanlığı içerisinde de dalgalanmalar yaratıyordu ve bu temelde Protestanlık içerisinde de sosyal kaymalara neden oluyordu.
Muhafazakar Protestanlık uzun yıllardan beri, bir çok kilise, dernek ve sosyal örgütler aracılığıyla tutucu ve gerici fikirlerini toplumda egemen hale getirmek ama özellikle de ABD politikasını dolaylı olarak etkilemek isteyen bir çaba içerisindedir. Onların ABD siyasetine bu dolaylı müdahale eğilimleri bir çok çevre tarafından eleştirilmiş ve onlar da kendilerinin siyaset yapmadıklarını yalnızca din alanıyla ilgilendikleri cevabını vermişlerdir. Aslında bunun bir taktik olduğu ve bizdeki Gülen Cemaati gibi bir hareket tarzına sahip oldukları çok açıktır.
Direk olarak siyaset alanı içerisine girmeden dolaylı olarak siyaset alanına müdahale etmek, zayıf ve gerici hareketlerin kullandıkları bir taktiktir. Toplumun geneli bu gerici fikirlere ilgi göstermedikleri bir dönemde, bu tür hareketler sürekli olarak bir perdenin arkasına gizlenerek siyaset yaparlar ve kendi zamanlarının gelmesini beklerler.
Muhafazakar Evanjelikler Siyonistler ile ittifaka niçin ihtiyaç duydu?
Muhafazakar Evanjelikler ABD toplumunda kendi gerici fikirlerinden ödün vermeden nasıl güçlü hale gelebilecekleri noktasında akıl yürütmüşlerdir. Onların işte Yahudilik ile ilişkisi bu sosyal ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İlk başlarda anti-semitist olan Muhafazakar Evanjelikler, ABD toplumunda göçler ile Yahudilerin sayısal büyümeleri, ticaret ve kalifiye işlerde uzmanlaşarak daha çok toplumun orta sınıflarının içerisinde yeralmalarından dolayı ve giderek önemli bir Yahudi kitlesinin Filistin’e göçmeleri ve de Siyonist bir hareketin ortaya çıkmasıyla birlikte Yahudilere karşı tutumlarını, dinsel metinleri de tahrif ederek değiştirmişlerdir.
Muhafazakar Evanjeliklerin Yahudi söyleminin değişmesinin ilginç bir şekilde ABD’nin dünya siyasetine ağırlığını koyması döneminde yani iki dünya savaşı arası dönemde değişmesi ilginçtir. Bu dönemde Muhafazakar Evanjelikler, anti-semit söylemleri bırakarak, bu koalisyonu güçlendirmek için geçmişte Hristiyanların Yahudilere kötü davrandığı özeleştirisini vererek, onlara karşı tutum değişimine gitmişlerdir. Hatta İncil’de Kutsal Toprakların Tanrı tarafından Yahudilere verildiği ve Yahudilerin Tanrı tarafından seçilmiş bir halk olduğunun belirtildiğini ileri sürmüşlerdir. Muhafazakar Evanjeliklerin Yahudilere bu tavizlerinin özellikle Filistin’in İngiltere mandasına geçmesinden sonra ortaya çıkması ise tesadüf değildir. Hatta iki gerici hareket arasındaki ilişkileri ideolojik düzlemde daha da güçlendirmek için Hristiyan eskatolojisi (dünyanın sonu ile ilgili öğreti) içerisine Siyonizmin zaferi dahi konulmuştur. Hristiyan eskatolojisinde yeralan Mesih’in İkinci defa gelişi dogmasının içerisine Siyonizm de eklenerek dinsel ve ideolojik düzeyde jeopolitik süreçler güçlendirilmeye çalışılmıştır. İkinci dünya savaşından sonra Filistin’de iki devletin nesnel olarak ortaya çıkmasıyla birlikte iki hareket artık kopmazcasına birbirine bağlanmıştır.
Muhafazakar Evanjelikler Yahudiler ile ittifak sayesinde hem ABD toplumunda marjinellikten kurtulmaktalar hem de Yahudi sermayesi ile güçlerini birleştirerek ABD toplumunda daha etkin olabilmektedirler. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Yahudi soykırımının da etkisiyle ama aynı anda ABD’nin dünya siyasetindeki ağırlığının da artmasıyla, giderek Siyonizmin şampiyonluğunu yapmaya başlamışlardır. Bu destek o kadar çok ileri gitmiştir ki, onlara Hristiyan Siyonist denmeye başlanmıştır.
Siyonizmin Muhafazakar Evanjelikler tarafından bu ateşli savunusunun iki nedeni bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Siyonist Yahudiler ile ABD toplumunda ittifakı sıkı tutarak ABD’de faşist bir politik düzenin ortaya çıkmasını sağlamak. İkinci olarak da bu ittifak ABD’de iktidara geldiği zaman, özellikle Ortadoğu’da ABD’nin küresel hegemonyasını sağlamlaştırma ve potansiyel düşmanlarını bertaraf etmede İsrail’e dayanmaktır. Bu dayanağın güçlü olması için de Siyonizmin zafer kazanması ve Filistinlilerin varolan topraklardan tamamen sürülmesi gerekmektedir.
Muhafazakar Evanjelikler kendi dogma dünya görüşlerine uygun olarak bir Hristiyan eskatolojisi geliştirip ve bu eskatolojiye uygun olarak da jeopolitik varsayımlar oluşturmuşlardır. İşin daha da vahim tarafı, geliştirmiş oldukları bu teolojik ve jeopolitik söylemleri, ABD siyaseti ve devleti içerisinde de geliştirip, egemen kılmaya çalışmaktadırlar.
ABD Başkan adaylarının Muhafazakar Evanjelik-Siyonist ittifakı ile ilişkileri
Muhafazakar Evanjelik-Siyonist ittifakının seçmen tabanlarının sürekli genişlemesi ve elde etmiş oldukları mali ve ekonomik güç ve de bunların sonucunda ABD devleti içerisine sızdırdıkları kadroların gücü, ABD Başkan adaylarının bu ittifaka kayıtsız kalmasına engel teşkil etmektedir. ABD siyasetindeki rekabet, bu gerici hareketin güç kazanmasının temel nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Bu gerici ittifak kendi gerici davalarına angaje olan başkan adaylarını destekleyerek kendi nüfuzlarını geliştirmek istemekte ve mümkünse kendi söylemlerini ABD siyasetinde tamamen egemen kılmak istemektedir.
Bu gerici ittifakın büyüme sürecinde başkan adayları, seçim süreçlerinde taktik olarak bu kesimin bazı söylemlerini kullanarak onların oylarını almaya çalışan bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Bir kez oylar alındıktan sonra da, bu gerici ittifakın politikalarını geri bir planda ve düzeyde tutan bir politika uygulamışlardır. Çünkü bu gerici ittifakın söylemlerinin ABD politikasında egemen hale gelmesi demek, ABD’nin hem içte hem de dışta çok büyük sorunlarla karşılaşması demek olacağından, başkanlar bu politikaları bir dereceye kadar uygulayarak bu kesimin ağzına bir parmak bal sürmekle yetinmişlerdir. Örneğin 1976’da Jimmy Carter böyle seçilmiştir.Bu kesimin oylarını aldıktan sonra, onların gündemi ile olan ilişkilerini kesmiş ve farklı bir politika izlemiştir. Bu gerici ittifak Jimmy Carter hayal kırıklığından sonra istikrarlı bir şekilde Cumhuriyetçi partiye yanaşmış ve parti ile ilişkilerini sürekli sağlamlaştırmıştır.
Muhafazakar Evanjelik-Siyonist ittifak Cumhuriyetçi partiye dümen kırdığı ve ilişkilerin giderek geliştiği yıllarda, başka bir tarihsel fenomen ortaya çıkarak, ABD toplumunda Muhafazakar Evanjeliklerin liberal Protestanlara ağır basmalarına neden olmuştur. Bu fenomen küreselleşmedir. Kürselleşmenin olumsuz sonuçları dünya ve ABD toplumunda ortaya çıkarken, Muhafazakar Evanjelikleri de liberal Protestanlar karşısında güçlendirmiştir. Çünkü küreselleşme ABD toplumunda büyük bir dönüşüme neden olmuş ve bu dönüşümün tek olumlu değil olumsuz sonuçları da ortaya çıkmıştır ve de bu olumsuz sonuçlar bu gerici kesimin büyümesine neden olmuştur.
Küreselleşme bir çok gelişmiş ülkede olduğu gibi ABD’de bazı ekonomik sektörleri ve meslek gruplarını ya krize sokmuş ya da bu kesimlerin hayat standartlarının düşmesine neden olarak büyük bir korku ve endişenin bu kesimler içinde ortaya çıkmasına neden olmuştur. Çok az bir kesim küreselleşmeye adapte olurken ve meslek dönüşümünü gerçekleştirirken, büyük bir kesim bunu gerçekleştiremeyerek karamsarlığa sürüklenmiş ve bu karamsarlık bu kesimlerin bu gerici hareket tarafından etkilenmelerine neden olmuştur. İşte bu durum ABD’de Evanjelikler arasındaki güç dengesinin Muhafazakarlar lehine değişmesine neden olmuştur. Onlar da ABD sosyolojisindeki bu değişimi dolaylı olarak siyasi alana taşıyarak özellikle Cumhuriyetçi parti içinde “iktidar mücadelesi”nde kullanmışlardır. İlk defa ABD tarihinde bu faşist kesim, önce Cumhuriyetçi parti içinde sonra da ABD seçimlerinde zafer kazanarak Trump ile iktidar olmuştur.
Bu gerici hareket, uzun yıllar tabanda gerçekleştirmiş olduğu faşist toplumsal örgütlenmeyi bir siyasi lider ve hareket ile birleşmesi için çaba sarfetmiş ve de bu çabanın sonucu olarak Trump gibi bir faşistin çıkmasına neden olmuştur. Artık “cin tüpten çıkmıştır” geri sokulması mümkün değildir. Türkiye’de ve bir çok ülkede olduğu gibi ABD’de faşist hareket muhafazakar demokratları zayıflatarak onların yerlerine ikame etmeyi başarmıştır. ABD siyasetinde bu eksen kayması, bir tür “tarihsel denge kaybıdır” ve sonuçları dünya ölçeğinde hissedilecektir.
Joe Biden ABD seçimlerinde bu kesimin Cumhuriyetçiler tarafından büyük oranda etkilenmesinin önüne geçmek için Hamas saldırısından sonra İsrail’e koşulsuz destek vermiştir. Çünkü bu kesim İsrail’in güvenliği noktasında çok hassas olup, bu noktada bir geri duruşu affetmemektedir. Biden’ın İsrail’e karşı bu tutumunun altında iç politikadaki bu hassas durum yatmaktaydı.
(Devam edecek)
