Katolik–Ortodoks Barışı: Küresel Faşist Planlamanın Dini ve Toplumsal Tamamlayanı

Son dönemde Katolikler ile Ortodokslar arasında bin yıl sonra atılan “barış” adımı, yüzeyden bakıldığında dini bir uzlaşma, hatta insani bir yakınlaşma gibi sunulmaktadır. Oysa bu gelişme ne teolojik bir uzlaşmanın ürünü ne de tarihsel bir vicdan muhasebesinin sonucudur. Aksine, bu adım ABD merkezli yeni faşist küresel stratejinin, özellikle Trump döneminde şekillenen Rusya ile ittifak arayışının dini ve toplumsal düzlemdeki tamamlayıcısıdır.

Katolik–Ortodoks Barışı: Küresel Faşist Planlamanın Dini ve Toplumsal Tamamlayanı

Katolik–Ortodoks Barışı: Küresel Faşist Planlamanın Dini ve Toplumsal Tamamlayanı

Kemal Erdem

Son dönemde Katolikler ile Ortodokslar arasında bin yıl sonra atılan “barış” adımı, yüzeyden bakıldığında dini bir uzlaşma, hatta insani bir yakınlaşma gibi sunulmaktadır. Oysa bu gelişme ne teolojik bir uzlaşmanın ürünü ne de tarihsel bir vicdan muhasebesinin sonucudur. Aksine, bu adım ABD merkezli yeni faşist küresel stratejinin, özellikle Trump döneminde şekillenen Rusya ile ittifak arayışının dini ve toplumsal düzlemdeki tamamlayıcısıdır.

Bu yakınlaşma, siyasi olanın din alanına taşınmasıdır. Başka bir ifadeyle, siyasi ittifakı kolaylaştırmak için dini ayrılıkların askıya alınmasıdır.

Trump–Rusya Yakınlaşmasının Dini Ayağı

Trump yönetimi, küresel siyaseti liberal-demokratik değerler üzerinden değil; güç, kimlik ve medeniyet blokları üzerinden yeniden kurmak istemektedir. Bu stratejide temel hedef Çin’dir. Çin’i çevrelemek, izole etmek ve uzun vadede zayıflatmak için ise Avrasya’nın parçalı değil, faşist-otoriter bir uyum içinde hareket etmesi gerekmektedir.

Bu çerçevede:

  • Rusya’nın Çin’den koparılması,
  • Avrupa’nın liberal-demokratik karakterinden arındırılarak faşist-milliyetçi eksende yeniden şekillendirilmesi,
  • ABD–Avrupa–Rusya hattında yeni bir otoriter uyum oluşturulması hedeflenmektedir.

Katolik–Ortodoks barışı, işte bu stratejinin dini-kültürel altyapısını oluşturmaktadır. Mezhepler arası bu yakınlaşma, Rusya ile faşist Batı arasındaki siyasi yakınlaşmayı hem meşrulaştırmakta hem de toplumsal düzeyde sindirilebilirhale getirmektedir.

Yeni Papa ve ABD’nin Arka Plandaki Rolü

Bu bağlamda yeni Papa’nın seçimi de tesadüfi değildir. ABD’nin bu süreçte arka planda özel bir çaba sarf ettiği artık daha net görülmektedir. Vatikan, bu yeni dönemde yalnızca dini bir merkez değil, küresel faşist planlamanın yumuşak güç araçlarından biri olarak konumlandırılmaktadır.

Papa’nın Türkiye ziyareti de bu nedenle sembolik değil, stratejiktir. Türkiye, hem Ortodoks dünyasının merkezi olan Fener Rum Patrikhanesi’ne ev sahipliği yapmakta hem de Ortadoğu–Avrasya hattında kritik bir jeopolitik konumda durmaktadır.

Türkiye Üzerindeki Kaçınılmaz Baskı: Fener Rum Patrikhanesi Meselesi

Faşist ABD–Faşist Avrupa–Faşist Rusya ekseninde şekillenecek küresel ittifak, Türkiye üzerinde de güçlü bir baskıya dönüşecektir. Bu baskının en somut başlıklarından biri, Fener Rum Patriği’nin statüsü olacaktır.

Patrikhaneye:

  • “ekümeniklik”,
  • fiili özerklik,
  • uluslararası statü

kazandırılması yönündeki talepler, bu yeni küresel dizaynın Türkiye’ye dönük egemenlik müdahalelerinden biri olarak gündeme gelecektir. Bu, dini özgürlük söylemiyle ambalajlanmış açık bir siyasal baskıdır.

İşbirlikçi Siyaset İhtiyacı

Bu planlamanın Türkiye ayağında yalnızca dış baskı yeterli değildir. Aynı zamanda Türkiye içinde Batı yanlısı, işbirlikçi bir siyasi hattın iktidara taşınması gerekmektedir. Bu siyaset, Batı’nın desteği karşılığında:

  • ulusal egemenlik alanlarında geri adım atmayı,
  • Patrikhane başta olmak üzere dini–kültürel düzenlemelere “evet” demeyi,
  • Türkiye’yi bu faşist küresel dizayna uyumlu hale getirmeyi kabul edebilir.

Bu nedenle mesele yalnızca dış politika değil, doğrudan iç siyasal mücadeleyle bağlantılıdır.

Hristiyan Birliği ve Faşizmin Avrupa’daki Yükselişi

Katolik–Ortodoks barışı aynı zamanda Çin ve İslam dünyası karşısında Hristiyanlığın kültürel olarak güçlendirilmesi hedefini taşımaktadır. Ancak bu güçlenme:

  • demokratik,
  • çoğulcu,
  • barışçıl

bir içerik taşımamaktadır. Aksine, bu birliktelik Avrupa’daki faşist ve aşırı sağcı hareketlerin ideolojik zeminini güçlendirecek şekilde kullanılacaktır. “Hristiyan medeniyeti” söylemi, göçmen karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve otoriter devlet anlayışıyla birleşerek Avrupa’da yeni bir faşist dalgayı besleyecektir.

Sonuç: Panik Değil, Uyanıklık

Katolikler ile Ortodoksların barışması, ne masum bir dini yakınlaşmadır ne de insanlık adına atılmış bir barış adımıdır. Bu gelişme, Batı merkezli küresel faşist politikanın önemli bir alt tamamlayanıdır.

Türkiye açısından yapılması gereken:

  • panik yapmak değil,
  • bu süreci doğru okumak,
  • egemenlik alanlarını sessizce aşındıracak hamlelere karşı uyanık olmak,
  • iç ve dış siyasette bu planlamanın farkında olan bağımsız bir hat geliştirmektir.

Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Dini barış söylemleriyle gelen siyasi düzenlemeler, çoğu zaman egemenlik kaybının habercisi olmuştur.