MHP’nin Rusya ve Çin Açılımının Asıl Anlamı Üzerine
Son dönemde MHP’nin attığı adımlar, yüzeyde bakıldığında dağınık, çelişkili ve hatta zaman zaman kendi ideolojik hattına ters gibi görünen bir görüntü ortaya koymaktadır. Ancak bu tabloyu yalnızca görünen yüzüyle değerlendirmek yanıltıcı olur. Bu hamleler aslında rastgele değil, belirli bir stratejik yönelimin ve uzun vadeli bir politik ajandanın parçalarıdır. Daha önceki değerlendirmelerimizde bu çizgiyi özellikle PKK, Abdullah Öcalan ve DEM Partisi bağlamında ele almıştık. Aynı şekilde Devlet Bahçeli’nin Türkiye-Rusya-Çin eksenine dair söylemlerinin de tesadüfi değil, belirli bir stratejik çerçeveye oturduğunu ortaya koymuştuk. Bu nedenle bugünkü gelişmeleri anlamak için bu bütünlüğü gözden kaçırmamak gerekir.
MHP’nin Rusya ve Çin Açılımının Asıl Anlamı Üzerine
Kemal Erdem
Son dönemde MHP’nin attığı adımlar, yüzeyde bakıldığında dağınık, çelişkili ve hatta zaman zaman kendi ideolojik hattına ters gibi görünen bir görüntü ortaya koymaktadır. Ancak bu tabloyu yalnızca görünen yüzüyle değerlendirmek yanıltıcı olur. Bu hamleler aslında rastgele değil, belirli bir stratejik yönelimin ve uzun vadeli bir politik ajandanın parçalarıdır. Daha önceki değerlendirmelerimizde bu çizgiyi özellikle PKK, Abdullah Öcalan ve DEM Partisi bağlamında ele almıştık. Aynı şekilde Devlet Bahçeli’nin Türkiye-Rusya-Çin eksenine dair söylemlerinin de tesadüfi değil, belirli bir stratejik çerçeveye oturduğunu ortaya koymuştuk. Bu nedenle bugünkü gelişmeleri anlamak için bu bütünlüğü gözden kaçırmamak gerekir.
İlk bakışta MHP ve Devlet Bahçeli’nin, partinin klasik ideolojik reflekslerinden uzaklaştığı düşünülebilir. Oysa daha derin bir analiz, bunun tam tersine işaret etmektedir. MHP bugün, görünürde esneyen ama özünde daha da sertleşen ve derinleşen bir “eski MHP” stratejisi izlemektedir. Bu stratejinin özü, doğrudan hedefe yönelmek yerine, dolaylı yollarla güç biriktirmek ve rakiplerini zayıflatmaktır. Devlet Bahçeli’nin bugün uyguladığı yöntem, geçmişte Fethullah Gülen, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan tarafından farklı biçimlerde kullanılmıştır: Gizli bir ajandayı doğrudan açıklamak yerine, ters gibi görünen politikalarla örtmek, zaman kazanmak ve süreç içinde en avantajlı konuma yerleşmek. Bu nedenle liberal veya esnek görünen politikalar, aslında stratejik bir zorunluluğun sonucudur.
Türkiye siyasetinde bu yöntemi en erken kavrayan aktörlerden biri Fethullah Gülen olmuştur. Gülen hareketi, klasik tarikat yapılarının dar ve katı çizgisini aşarak, daha esnek ve dışa açık bir politika geliştirmiştir. Laik kesimlerle, farklı inanç gruplarıyla ve çeşitli toplumsal çevrelerle kurduğu ilişkiler sayesinde kendisini yalnızca bir dini yapı olarak değil, çok katmanlı bir toplumsal aktör olarak konumlandırmıştır. Bu sayede hem görünürde uyumlu hem de derinlerde dönüştürücü bir strateji izlemiştir.
Gülen Cemaati’nin Erdoğan ile kurduğu ilişki de bu stratejinin bir parçasıdır. Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminden itibaren kurulan bu bağ, yalnızca taktiksel değil, aynı zamanda stratejik bir yönlendirmeyi de içermektedir. Erdoğan’ın daha geniş kesimlere hitap eden liberal-muhafazakâr çizgiye yönelmesi, bu etkileşimin sonucudur. Böylece siyasal alan daha geniş bir manevra alanına açılmıştır.
Benzer bir stratejik dönüşüm Abdullah Öcalan tarafından da gerçekleştirilmiştir. 2000’li yılların başında PKK ve Kürt hareketinin ideolojik ve politik hattını yeniden şekillendiren Öcalan, daha esnek ve uluslararası dengeleri gözeten bir çizgiye geçiş yapmıştır. Bu sayede hareket yalnızca Türkiye içinde değil, tüm Ortadoğu’da daha geniş bir hareket alanı kazanmıştır.
MHP’nin bu stratejik anlayışa geçişi ise özellikle 2015 sonrasında belirginleşmiştir. AKP ile doğrudan çatışmak yerine onunla ittifak görüntüsü altında hareket etmek, bu yeni yaklaşımın temelidir. Ancak bu ittifak yalnızca iç politikaya dönük değildir; aynı zamanda uluslararası bir boyuta sahiptir. Özellikle ABD’de Donald Trump ve MAGA hareketi ile kurulan dolaylı uyum, bu sürecin dış ayağını oluşturmaktadır. Geçmişte AKP-Gülen ittifakı Demokrat Parti ile ilişkiler üzerinden iç politikayı dönüştürmeye çalışmışsa, MHP de Trump çizgisi üzerinden AKP’yi zayıflatmayı hedeflemektedir. Çünkü MHP, güçlü bir dış destek olmadan iktidara ulaşmanın zor olduğunu bilmektedir.
MHP’nin ABD ve İsrail karşıtı söylemleri bu bağlamda stratejik bir araçtır. Bu söylemler gerçek bir kopuşu değil, aksine örtülü bir uyumu gizleme işlevi görmektedir. Söylemlerin bir kısmı kamuoyunu yönlendirmeye, bir kısmı gerçek niyetleri saklamaya, bir kısmı ise zaman kazanmaya yöneliktir. Abdullah Öcalan, DEM Partisi ve PKK ile ilgili politikalar bu çok katmanlı stratejinin en somut örnekleridir. MHP bir yandan olası bir AKP-PKK çatışmasının zeminini gözlemleyip bundan faydalanmak isterken, diğer yandan Kürt siyasi aktörlerle temas kurarak onları kendi siyasal hattına çekmeye çalışmaktadır. Nihai hedef ise güç dengesi değiştiğinde bu unsurları tasfiye etmektir.
Türkiye-Rusya-Çin ekseni üzerine yapılan açıklamalar da benzer bir işlev taşımaktadır. Bu söylemler yüzeyde AKP’ye destek gibi görünse de, gerçekte onu ABD ile zamansız bir gerilim içine çekerek zayıflatmayı amaçlamaktadır. AKP’nin Çin ile geliştirdiği ilişkiler zaten bir denge arayışını ifade ederken, Bahçeli’nin çıkışları bu dengeyi bozabilecek bir baskı unsuru haline gelmiştir.
MHP’nin Rusya ile geliştirmeye çalıştığı ilişkiler de bu stratejik çerçevenin bir parçasıdır. Pantürkist ideoloji ile Rusya arasındaki tarihsel gerilim düşünüldüğünde bu adım çelişkili görünebilir. Ancak bu hamle, ABD’nin özellikle Trump döneminde Rusya’yı yeniden kazanma stratejisiyle uyumludur. MHP’nin bu uluslararası yönelime paralel hareket etmesi, onun dış politikadaki konumlanışını daha anlaşılır kılmaktadır.
Sonuç olarak MHP, görünürde karşıt gibi duran ama gerçekte uyum arayan çok katmanlı bir politika izlemektedir. Bu politika hem iç hem de dış dengeleri birlikte gözeten bir stratejik akla dayanmaktadır. Erdoğan’ın da bu süreci yakından takip ettiği ve MHP’nin uzun vadeli hedeflerini gördüğü açıktır.
AKP ile MHP arasındaki ilişkinin gelecekte bir çatışmaya dönüşmesi kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye’deki iktidar mücadelesi yalnızca iç dinamiklerle değil, dış güçlerle kurulan ilişkilerle de şekillenmektedir. Bu nedenle Türkiye’de yaşanan siyasi süreçler, yalnızca ülke içi dengeleri değil, bölgesel ve küresel güç dengelerini de etkileyecek bir potansiyele sahiptir.
