PKK’nin Kendisini Fesih Kararının Tarihsel Önemi Üzerine-I

Geçen yılın başında yazdığım “AKP-MHP Kavgası ve Muhalefet” adlı makalede, ABD’de Trump’ın başkan seçilmesi durumunda, Erdoğan ile AKP’nin İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan aracılığıyla PKK ile yeni bir “Çözüm ya da Barış Süreci” başlatabileceğini yazmıştım. Bugün yaşananlar bu tespitleri büyük oranda doğrulamıştır. Bugün yaşanan olayların tarihsel nedenlerini, toplumda çok az bir kesim tam olarak bilince çıkarabilmiştir. Gerek görsel gerekse de yazılı basında sorun ya çok dar bir temelde (Erdoğan’ın tekrar seçilmesi) ya da yanlış bir bağlamda (Suriye’de rejim değişikliği) tartışılmakta ve temelde olayları hareket ettiren dinamik ya da dinamiklerin yapısı tam olarak kavranılmamaktadır. Olayların tarihsel arka planını inceleyen ve çözümleyen iki uzun yazı[1]ile bunu yapmış olduğumuz için burada artık sorunun bu yanı üzerinde durmayacağız.

PKK’nin Kendisini Fesih Kararının Tarihsel Önemi Üzerine-I

PKK’nin Kendisini Fesih Kararının Tarihsel Önemi Üzerine-I

Kemal Erdem

Geçen yılın başında yazdığım “AKP-MHP Kavgası ve Muhalefet” adlı makalede, ABD’de Trump’ın başkan seçilmesi durumunda, Erdoğan ile AKP’nin İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan aracılığıyla PKK ile yeni bir “Çözüm ya da Barış Süreci” başlatabileceğini yazmıştım. Bugün yaşananlar bu tespitleri büyük oranda doğrulamıştır.

Bugün yaşanan olayların tarihsel nedenlerini, toplumda çok az bir kesim tam olarak bilince çıkarabilmiştir. Gerek görsel gerekse de yazılı basında sorun ya çok dar bir temelde (Erdoğan’ın tekrar seçilmesi) ya da yanlış bir bağlamda (Suriye’de rejim değişikliği) tartışılmakta ve temelde olayları hareket ettiren dinamik ya da dinamiklerin yapısı tam olarak kavranılmamaktadır. Olayların tarihsel arka planını inceleyen ve çözümleyen iki uzun yazı[1]ile bunu yapmış olduğumuz için burada artık sorunun bu yanı üzerinde durmayacağız.

Bu makalede her ne kadar olayların arka tarihsel planına değinmeyeceksek de, birşeyin altını önemle çizmemiz ve sorunun bu yanına zaman zaman atıfta bulunmamız gerekir: Tarafların güncel olarak uygulamış oldukları politikalar, belirli bir STRATEJİK düşüncenin ürünü olan taktik politikaların içsel unsurlarıdırlar. Taraflar kendi stratejik hedeflerini “gizli bir ajanda” olarak, güncel taktik politikaların altına gizlemişlerdir. Bu durum ABD ile müttefikleri için olduğu kadar AKP, MHP ve KCK (artık PKK olmadığı için bundan sonra KCK olarak adlandıracağız) için de geçerlidir. Siyasetin görünen yüzü ile gizli ajanda arasındaki ilişkiyi “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” adlı yazımda analiz etmiştim. Bir tek cümle ile bunun nedenini burada açıklamak gerekirse, bu duruma neden olan şeyin, seçimlere dayalı politik sistemin varlığı olduğunu belirtebiliriz. Seçimler siyaseti geri kitlelerin düzeyine uyarlamayı zorunlu kıldığı için, siyasetin biçimi ile içeriği arasında bir ayrıma neden olurlar. Hiç kuşkusuz bu mutlak bir ayrım değil göreli bir ayrımdır çünkü birbirleri ile özdeşlikleri de bulunmaktadır.

Güncel politik adım ve gelişmeleri doğru değerlendirebilmek için, tarafların gizli stratejik hedeflerini deşifre edebilmek ve bu temelde olayları anlamlandırmak gerekmektedir. Ama bundan önce stratejinin felsefi yönüyle ilgili bir başka belirlenim yine yapmak gerekmektedir: AKP, MHP ve KCK gibi, nitelik olarak üç farklı siyasi yapının tek bir strateji içerisinde erimesi mümkün müdür?

Bu üç hareketin tek bir strateji içerisinde “erimesi” mümkün değildir. Böyle bir erimenin olması durumunda, bu erimeden birileri karlı birileri ise zararlı çıkacaktır. Nitelik olarak çok farklı olan üç siyasi hareketin tek bir strateji içerisinde erimesinin anlamı, bu üç hareketten biri/birilerinin kendi niteliğini terkettiği/terkettikleri ve nitelik olarak dönüşüme uğrayarak diğer güçlere yedeklendiği/yedeklendikleri anlamı ortaya çıkar.

O zaman başka bir soru ortaya çıkmaktadır: Bu üç hareket içerisinde nitelik olarak dönüşüme uğrayan bir ya da en azından iki siyasi hareket var mıdır?

Dışarıdan kaba bir gözlem yapan biri, ilk etapta MHP ile PKK’nin niteliksel bir dönüşüme uğradığı ve AKP’nin ise kendi stratejisini bu iki siyasi harekete dayattığı başka bir ifade ile AKP’nin MHP ile PKK’yi kendisine yedeklediği izlenimine kapılabilir.

Öncelikle şunu belirtelim: Bu üç siyasi hareketten hiçbiri şu an bir nitelik dönüşümüne uğramamıştır ve taraflar sadece geçici ve de taktik olarak bir siyaset üzerinde anlaşmışlardır. Hiç kuşkusuz bu sürecin sonunda birileri kazanacak ve birileri de kaybedecektir. Nitelik olarak farklı olan üç siyasi hareket, görünürdeki taktik anlaşmanın altında birbirleriyle savaş halindedirler. Aralarındaki savaş hali durumu değişmemiştir ama sadece araçlar değişmiştir.

Bu üç siyasi hareket arasındaki taktik anlaşma, bu anlaşmayı doğuran tarihsel nedenlerin ortadan kalkması ölçüsünde kaçınılmaz olarak tekrar korkunç bir savaşa dönüşecek ve bütün mesele, bu savaş tekrar ortaya çıktığı zaman tarafların elde edecekleri güç dengesinin durumudur. Başka bir ifade ile sorun, bu Çözüm Süreci’ni taraflar kendi güçlerini geliştirmeye ve rakiplerinin güçlerini ise zayıflatmaya bağlayabilecekler mi yoksa bağlayamayacaklar mı sorunudur. Bunu yapamayan stratejik bir darbe yiyerek kaybedecektir.

Her alanda olduğu gibi siyasi alanda da hakikat, hiçbir zaman anlık yani güncel politikalar içinde bulunmaz. Çünkü güncel politikalar belirli bir zaman ve mekan ile sınırlanmışlardır ve ancak yoğunlukları yani uzun bir zaman dilimi boyunca birikimleri ve bunun sonucunda genel bir hal almaları sonucunda, başka bir ifade ile stratejik amacın gerçekleşmesine neden olmaları ölçüsünde bir anlamları bulunmaktadır. Güncel politikaları stratejik amaçlara bağlamasını bilmediğimiz her durumda her zaman hata yapmak kaçınılmazdır. Ama aynı şekilde stratejik amaçların açıktan söylenmesi de doğru değildir. Dolaylı anlatım yolunu ve bu dolaylı anlatımın ikili yapısını ve de bunun kitlelerin diline nasıl çevrildiğini bilmek gerekir. Bu “özel” bir alandır ve bu özel alanın “dilini ve yapısını” bilmek gerekir.

Madem ki güncel politikalar gizli stratejik amaçlara dolaylı bir şekilde bağlanırlar, o halde fazla detaya inmeden ve genel perspektifi kaybetmeden, tarafların güncel politikalarını gizli stratejik hedefler ile birbirlerine bağlamaya çalışalım.

PKK’nin 12.Kongresi aracılığıyla resmi olarak kendisini feshetmesi, son dönemlerde yaşanan en büyük güncel politik gelişmedir. Bu olguyu politik olarak nasıl değerlendirmek gerekir?

 Bu politik olgunun doğru değerlendirilmesini yani PKK’nin güncel olan kendisini resmi olarak feshetme politikasını, siyasetin iki farklı düzeyi ile doğru bir şekilde birbirine bağlayarak elde edebiliriz. Güncel politikanın dışında, siyasetin iki farklı düzeyi gizli stratejik amaç ile bu amaca ulaşmak için uygulanılan siyasi tarzdır. Bu sonuncusunu stratejinin hizmetinde olan taktik yapının ilkeleri olarak belirlemek de mümkündür. Bundan çıkan sonuç, güncel politikanın gizli stratejik hedeflere, doğru bir taktik yapı ve sistem ile bağlanacağı anlamına gelir. Uygulanılan politik tarz ise büyük oranda aldatma ve bunun ifade biçimleri ile karakterizedir. Güncel politika gizli stratejik hedeflere aldatma taktiği ile bağlanmaktadır. Ama tarafların kendi niyetlerini gizlediği bir politikada bundan başka bir yol da yoktur! Bu durum ise birçok spekülasyonun da kaynağını oluşturmaktadır.

O zaman PKK’nin kendisini feshetme analizimizi, siyasetin iki farklı boyutu olan gizli stratejik hedef ve aldatma taktiği ile nasıl birbirlerine bağlandığı noktasını açıklayarak sürdürmemiz gerekir.

İçinden geçtiğimiz süreçte üç hareketin (AKP, MHP ve KCK), Çözüm Süreci üzerinde taktik anlaşması, farklı gizli amaçlara hatta birbirlerine karşı düşmanca amaçlara bağlanan çok karmaşık bir politikanın sonucudur. Özellikle iki durum bu paradoksu ortaya çıkarmıştır. Bunlardan ilki, emperyalist dünya siyasetindeki kızışma ama özellikle de Trump ABD’sinin bu emperyalist dünya siyasetine güçlü bir şekilde baskı yapması; ikincisi ise Trump ABD’si merkezli bu baskının AKP rejimi üzerinde oluşturmuş olduğu stres ve baskı sonucunda AKP’nin kendi rejimini korumak için manevra yapma ihtiyacıdır. Dış ve iç siyasi olayların karşılıklı etkileşimi bu sürecin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Üç siyasi hareketin Çözüm Süreci üzerinde taktik anlaşması, aslında bu üç siyasi hareketin bir tür geri çekilmesidir ve taraflar bu geri çekilmeyi önce karmaşık siyasi yapı içerisinde kendilerini korumaya, bunu başardıkları ölçüde de rakiplerini bozguna uğratmaya bağlamak istemektedirler.

ABD AKP Türkiye’sinin dünya siyasetindeki denge konumunu ortadan kaldırmak istemektedir. Bir yandan temel rakip emperyalist güçleri ve onların yerel dayanaklarını kuşatmaya çalışırken, öte yandan da bu kuşatmaya köstek olan/olacak güçleri de bertaraf etmek istemektedir.AKP Türkiye’si bu son kategori içinde yer almaktadır. AKP Türkiye’sinin küresel sistemdeki bu “ara bölgeden” çıkarılması ABD’nin öncelikleri arasındadır. Çünkü Türkiye “bu ara bölgeden” çıkarılamayana kadar, ABD merkezli emperyalist ittifakın Avrasya’da istediği politik sonucu elde etmesi zordur. Bundan dolayı ABD ve müttefiklerinin stratejik amaçlarıyla çeliştiği durumda, Erdoğan rejiminin büyük bir darbeye maruz kalması kaçınılmazdır. Zaten Erdoğan da bundan çekinmektedir.

AKP’nin ideolojik kodları onu İran tipi bir rejime doğru itmekte ve bu rejimin inşası da, Batı emperyalist ittifakından göreli bağımsızlığı ya da özerkliği gerektirmektedir. Burada Erdoğan ile AKP için zorluk, Batı emperyalist ittifakı karşısında elde edilen bu “stratejik özerkliğin” nasıl korunacağı ve yeni rejim inşasına bağlanacağıdır. Kendi rejimini tamamlaması, Batı’dan gelecek darbeleri savuşturmasına ve onları boşa düşürmesine de bağlıdır.

ABD-İngiltere-İsrail ve Körfez monarşileri ittifakının Suriye’de Esad rejimini devirerek, Suriye El Kaide’si olan HTŞ’yi iktidara taşımaları aynı zamanda AKP rejimi üzerinde de bir baskı oluşturma girişimidir ya da Suriye’deki bu siyasi alt-üst oluşun böyle bir yansıması olacaktır. Suriye’deki bu siyasi değişiklik, Trump’ın ilk döneminde planlanan ama Joe Biden’ın seçilmesiyle önünde bulduğu ve uygulamak zorunda olduğu Afganistan’ın Taliban’a (Afganistan El Kaide’si) bırakılmasını öngören politikanın da devamıdır. Böylece İran sağdan ve soldan kuşatılmakta ve de çembere alınmaktadır. Ama Batı ve Körfez monarşi ittifakının bölgede bu ilerlemesi, farklı siyasi güçler üzerinde bir baskı unsuru olarak da ortaya çıkmaktadır.

Batı ve Körfez ittifakının Suriye’de bu politik derinliği, KCK’nin Rojava kolu üzerinde de AKP’nin maruz kaldığı baskıya benzer bir baskıya maruz kalmasına neden olmaktadır. Bu ittifak Türkiye iç politikasında AKP etkisinin, Rojava’da da PKK etkisinin kırılmasını hedeflemektedir. Türkiye’nin iç politikada Batı ile tam bir stratejik ittifak temelinde hareket eden bir siyasi yapının eline geçmesini isterken, Rojava’nın da aynı şekilde Batı ile tam bir stratejik ittifak temelinde hareket eden bir Kürt hareketinin eline geçmesini istemektedir. Batı ve Körfez ittifakı bu stratejik perspektifin dışında bir perspektife sahip olamaz aksi taktirde yanlış bir stratejik yola girerek boşa düşeceklerdir. Onların bu yolda ilerlemesi ise AKP ile KCK için bir stratejik tehdit oluşturmaktadır.

Bu temelde bölgedeki gelişmeleri ele aldığımız zaman, Trump’ın Suriye’den asker çekme söylemi bir siyasi aldatma olup, AKP ile PKK’yi birbiriyle savaştırarak her ikisini birden zayıflatma ve başka güçlere siyasi alan açarak ve de güçlenmelerini sağlayarak, onların yerlerine ikame etmeleri hedefini gütmektedir. Erdoğan Trump’ın bu politikasını boşa düşürmek için, İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan ile taktik olarak anlaşma siyasetini benimsemiş ve bu temelde bir zaman kazanma politikası devreye sokmuştur.  Trump ABD’sinin Ortadoğu ve dünya politikasına uygulamış olduğu bu baskı, AKP’yi yeni bir politikaya sürüklemiş ve bu politikanın da MHP ile PKK üzerinde etkileri ortaya çıkmıştır.

Erdoğan için Çözüm Süreci, rejimini koruma ve bunu başardığı ölçüde de ilerletme politikasıyla birbirine bağlıdır. Ama daha yakından baktığımız zaman rejimi koruma ve ilerletme politikasının, ABD ile müttefiklerini boşa düşürmekten ve MHP ile PKK’yi de bastırmaktan ayrılmadığını ve de bütün bu süreçlerin iç içe geçtiğini görürüz.

AKP’nin kendi rejimine tarihsel alan açmak için Batı’dan özerkleşmesi nasıl zorunlu ise, PKK’nin de kendi tarihsel kazanımlarını koruyabilmesi için Batı’dan özerkleşmesi zorunludur. Özerklik çıkarların hem kesiştiğini hem de çatıştığını belirtir. Her iki hareketin Batı ile stratejik işbirliğine girmesi erimelerine ve güçsüzleşmelerine neden olacaktır. Çünkü bu alan yani Batı ile stratejik işbirliği alanı Türkiye’de MHP tarafından Kürdistan’da da KDP tarafından tutulmuştur. Zaten ABD ile müttefiklerinin amacı Türkiye’de MHP’ye, Kürdistan’da da KDP’ye alan açmaktır. Bunun için ise AKP ile PKK’nin zayıflatılmaları gerekmektedir. BÖYLECE BİR NOKTAYA KADAR AKP’NİN KENDİSİNİ KORUMASI PKK’NİN KENDİSİNİ KORUMASINA DÖNÜŞMEKTEDİR. Ama bunun tersi de doğrudur yani PKK’nin kendisini koruması da AKP’nin korunmasına dönüşmektedir. Her iki hareket sıkıştıkları için birbirlerinden güç alış-verişi yaparak manevra yapmaktadırlar ama bu manevrayı farklı stratejik amaçlara bağlamak istemektedirler.

Bu analiz bizi çok önemli bir sonuca götürmektedir: Dünya siyasetindeki konjonktürel dönüşüm, AKP ile PKK arasındaki çelişkileri kısmi olarak geri plana iterek, ABD ve müttefikleriyle yine potansiyel olarak bunlarla hareket etme durumu bulanan MHP tehditini öne çıkarmıştır.AKP’nin bu ikincilerle olan çelişkileri PKK ile olan çelişkilerinden daha keskin hale gelmiştir. İşte Çözüm Süreci’nin altında yatan asıl neden budur.

Çözüm Süreci aslında dışarıda ABD ile müttefiklerine karşı, içeride de MHP’ye karşı devreye sokulan bir politikadır. Okur bu analizi biraz paradoksal görecektir çünkü görünen politika bunun tersini göstermektedir. Meselenin anlaşılabilmesi için MHP’nin AKP’nin bu politikası içerisine nasıl girdiğini anlamak gerekmektedir.

2023’ün sonlarında Erdoğan MHP ile “siyasi boşanma” niyetini dolaylı olarak dillendirmeye başladı. Bunu da Cumhurbaşkanının seçilme oranını yüzde kırka çekilmesi gerektiğini belirterek yaptı. Başka bir ifade ile Erdoğan, MHP’ye bağımlı olmadan seçilmek istiyordu. Bahçeli bunu Erdoğan’ın MHP ile kopuşma niyeti olarak yorumladı, ki doğruydu. Erdoğan bir yandan Bahçeli’yi bu açıklamalar ile test ederken, öte yandan da Sinan Ateş dosyası üzerinden MHP’yi sıkıştırmaya ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla da MHP’nin bağlantılı olduğu mafya gruplarını sürekli operasyonlar ile darbeleyerek MHP’nin alanını daraltmaya çalıştı. Erdoğan’ın amacı MHP’nin AKP’den kopması için onu provoke etmekti ve böylece kopuşun sorumluluğunu da Bahçeli ile MHP’nin üzerine yığmış olacaktı.

Erdoğan MHP ile Gülen Cemaati gibi sert ve sorunlu kopuşmak istemiyordu. Daha yumuşak ve kontrollü bir kopuşu kendi çıkarına daha uygun görüyordu ve kaldı ki böyle yumuşak bir kopuş, gerektiğinde MHP’ye tekrar geri dönmek için de yani ileride seçenekleri geniş tutmak için de mantıklıydı. Ama bunun başka bir nedeni yine vardır ki, en önemlisi de budur. Bu neden Batı’nın tepkisidir. Meşruiyet üretimi eğer iç politikada doğru bir şekilde yapılmaz ise, ABD ile müttefikleri bunu bahane ederek Erdoğan ile rejimine ambargo uygulayabilirler. Elbette demokrat oldukları için değil ama Erdoğan’ın kendi çıkarlarına tam uymadığı ve ondan kurtulmak için bunu yapacaklardır. Bundan dolayı MHP ile yumuşak bir kopuş ise ancak meşruiyet zemininde mümkündür yani parlamentodaki güç ilişkileri zemininde ortaya çıkacak aritmetike dayanılarak yapılmak zorundadır. Parlamentoda ise MHP’nin dışında iki büyük politik güç ise CHP ile DEM (PKK)’dir. Zaten bütün süreç de bu dört parti arasında yaşanmaktadır.

AKP’nin MHP’nin kendisine çizmiş olduğu vesayet sınırlarını kırabilmesi için, CHP ve DEM (PKK) ile yakınlaşması zorunludur. Özellikle de bu son ikisini kendisine yedeklemek zorundadır aksi durumda CHP ile DEM’in MHP’ye yaklaşma potansiyeli bulunmaktadır, ki böyle bir cephenin oluşumu AKP’nin yıkımı demektir. Ama AKP’nin CHP ile DEM’e yaklaşması ise siyasi taviz gerektirdiğinden (özellikle de demokratikleşme doğrultusunda) ve bu siyasi tavizler de AKP’nin karakterine uymadığından dolayı, AKP bu engeli aşmak için yani demokratikleşmeden CHP ile DEM’i kendi yanına çekmek için üç aracın etkin kullanımından oluşan bir yöntem oluşturmuştur:

1-AKP devlet gücüne ve imkanlarına dayanarak, siyasetin “arka odaları”nda çok farklı kesimlerle çok farklı gizli anlaşmalar yaparak bir “siyasi mühendislik” politikası devreye sokmuştur. İYİ Parti, Deva ve Gelecek Partisi’nden milletvekili transfer çalışması yapmak; muhalefet partileri içinde bazı kadroları iftira ve korku ile sindirip “ajanlaştırmak”; gizli liderlik hırsları olan kadroları partilerin içlerini karıştırmak için ön plana çıkarmaya ve onlarla gizli anlaşmalar yaparak önünü açmaya çalışmak; İmralı’da Abdullah Öcalan ile gizli görüşmeler yaparak daha büyük taktik politik operasyonlar yapmak vs.

2-AKP CHP ile DEM’i yanında tutmak için devletin gücünü (özellikle de yargıyı) zorba bir şekilde kullanarak, bu iki partiyi belirli bir politik çerçeveye sıkıştırıp ve kendisine yedeklemek istemektedir.

3-Yedekleme politikası tek sert politikalar ile olmayacağı ve taviz politikası da gerektiği için, AKP CHP ve DEM (PKK) ile bir taviz politikası da devreye sokmuş durumdadır. Taviz politikasının sınırlarını devletin sert güçlerini kullanarak çizmektedir.AKP devlet zorbalığını, bu partilere verilen siyasi tavizlerin daha fazla ileriye gitmemesi için bir “karşı ağırlık” unsuru olarak kullanmaktadır.

AKP MHP’nin kendisine çizmiş olduğu “politik vesayet sınırlarını” (özellikle de DEM (PKK) ve CHP’ye yakınlaşmaması noktasında), MHP’nin hiç beklemediği bir yerden ona darbe vurarak boşa çıkarmıştır. Bu darbe CHP’de genel başkanlık değişimidir. Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasındaki gerginlik yani AKP-CHP gerginliği, Erdoğan’ın DEM’e yaklaşmasını da önlüyordu. Ama CHP’deki genel başkanlık değişimi ve bu değişimin de büyük oranda Erdoğan ile gizlice anlaşarak yapılması yani CHP’nin Özgür Özel aracılığıyla AKP’ye yanaşması, AKP’nin PKK ile DEM’e yanaşmasını da kolaylaştırmıştır. Özgür Özel’in seçildikten sonra “normalleşme” politikası uygulaması, Erdoğan ile yapılan gizli anlaşmanın kamuoyuna “satılması” için bir taktikti. Ama Erdoğan Özgür Özel’i oyuna getirmiş yani aldatmış da olabilir ve büyük ihtimalle de öyledir (bu nokta ayrı bir yazı konusudur ve başka bir makalede açılacaktır).

Erdoğan’ın CHP ve DEM-PKK politikaları karşısında MHP’nin bir karar vermesi gerekiyordu: ya AKP’nin bu politikalarına cepheden karşı çıkarak Cumhur ittifakını sonlandıracaktı ya da Erdoğan’ın bu tuzağına başka bir tuzak ile karşılık verecekti. Devlet Bahçeli ikinci politikayı seçerek, Erdoğan’ın kendisini tecrit etmek isteyen politikasını boşa düşüren bir politikayı devreye soktu. Bu politikanın özü Cumhur ittifakı içinde kalarak “çok taraflı bir politika” devreye sokarak, AKP’yi “ittifakın içinden” çökertmeye çalışmaktır. Devlet Bahçeli’nin AKP’yi “ittifakın içinden” çökertme politikası ise AKP’nin PKK ve DEM ile açtığı Çözüm Süreci politikasının görünürde kabul edilmesine bağlı olduğu için, Devlet Bahçeli taktik olarak bir PKK-DEM Parti açılımı yapmıştır. Ama aynı anda bu politikayı yani PKK-DEM Parti açılımı politikasını ise psikolojik operasyon politikası ile birbirine bağlamaya çalışmıştır/ çalışmaktadır.

Çözüm Süreci’nin içerisine taktik olarak giren Devlet Bahçeli’nin asıl amacı bu süreci içten dinamitlemektir. Süreci görünürde kabul eden ama gereklerinin ortaya çıkmasını azami derecede engelleyen bir politika ile AKP ile PKK-DEM’in kafa kafaya gelmesini istemektedir. AKP ile PKK-DEM ilişkilerinin çıkmaza girmesi ise CHP’nin uzaklaşmasına da neden olacağı için AKP boşa düşmüş olacaktır. Devlet Bahçeli bu PKK-DEM politikasını ise CHP tabanının psikolojik operasyonlar ile kışkırtılarak, CHP yönetiminin AKP’ye yaklaşmaması baskısı kurarak tamamlamaktadır. Devlet Bahçeli’nin amacı, AKP’nin kendisine karşı kurmuş olduğu AKP-CHP-DEM siyasi kapanını, sabırlı bir şekilde zamanla MHP-İYİP-CHP-DEM cephesine çevirerek AKP’nin yıkımına çevirmektir.

Dört siyasi hareket farklı nedenlerden dolayı Çözüm Süreci üzerinde anlaşmak zorunda kalmıştır:

1-AKP, ABD ve müttefiklerinin Rojava aracılığıyla PKK üzerindeki etkisini kullanarak kendisini darbeleme ve bunun sonucunda da MHP üzerindeki kontrolünü kaybetme korkusu ile Çözüm Süreci’ne başvurmuştur.

2-MHP AKP-CHP-DEM blokunun kurularak tecrit olması ve köşeye sıkışması korkusu nedeniyle Çözüm Süreci’ni görünürde kabul etmiştir ama bunu içten çökertmeye çalışmaktadır.

3-PKK-DEM bloku, AKP’nin sıkışmışlığını kullanarak ve bunun aracılığıyla bir yandan ABD ve müttefikleri karşısında bağımsızlığını korumak öte yandan da Rojava’daki kazanımları sağlamlaştırarak, bu kazanımları Rojhilat kazanımları ile birbirine bağlamak istemektedir.

4-CHP ise kendi dışındaki üç partinin kabul ettiği süreci tecrit olmamak ve tarihsel bir teşhire maruz kalmamak için kabul etmiş durumdadır.

İçinden geçilen sürecin genel çerçevesi kısaca böyledir.

Okurun da çok iyi farkettiği gibi, Çözüm Süreci’nin ortaya çıkardığı siyasi dengedeki dengesizlik, birinci adımda anlaşan dört tarafın sürecin ikinci ya da üçüncü adımlarında politik olarak ayrışmalarıdır. Çünkü bu Çözüm Süreci’ni taraflar birbirleriyle uyumlu olmayan farklı stratejik amaçlara bağlamak istemektedirler. Dört partinin (AKP, MHP, CHP ve DEM) Çözüm Süreci üzerinde taktik anlaşmaları farklı stratejik amaçlarından dolayı geçici bir durum oluşturmaktadır. Bunun geçici olduğunu ise bütün partiler bilmektedirler.

O halde bu noktada şu soruyu yanıtlamak gerekmektedir: Taraflar bu geçici politikayı hangi yol ve yöntemler ile kendi stratejik amaçlarına bağlamak istemektedirler?

Her üç hareket de kendi stratejik amaçlarına ulaşmak için aldatma siyasetini ve bunun ifade ya da beliriş biçimlerini kullanarak kendi stratejik amaçlarına ulaşmaya çalışmaktadırlar. İşte PKK’nin kendisini feshetmesi, KCK tarafının AKP ile MHP taraflarını aldatmaya dönüktür. Bu noktayı açmadan önce AKP ile MHP’nin nasıl bir aldatma siyaseti kurguladıklarını belirlemeye çalışalım.

AKP iç politikada MHP’den kurtulma siyasetini, Suriye’de Esad rejiminin devrilmesini bahane ederek ya da niyetini bu görüntünün arkasına saklayarak yapmak istemektedir. Eğer AKP’nin iç politikada MHP’den siyasi olarak boşanma amacı olmasaydı ve AKP ile MHP sıkı bir ittifak içinde olmuş olsalardı, Trump’ın Rojava’yı ve PKK’yi kullanarak Erdoğan rejimini tehdit etmesinin bir etkisi olmazdı. İç politikada yekpare hareket eden bir AKP-MHP iktidarı karşısında ABD ile PKK’nin bozucu bir etkisi olamazdı. Çünkü bu sonuncuların böyle bir gücü yoktur! Ama Erdoğan Devlet Bahçeli’nin kendi iktidarını yıkma gizli niyetini ve bunun için alttan alta gizli bir şekilde çalıştığını ve de uygun anı beklediğini iyi bilmektedir. MHP ile ittifakın devam etmesi durumunda yaşanacak ABD destekli bir AKP-PKK yıkıcı savaşında, AKP tamamen köşeye sıkışmış olacaktı ve bu savaş sürecinde zayıflamış, teşhir olmuş ve de MHP’ye tamamen bağımlı hale gelmiş olacaktır ki, bir adım sonrası MHP tarafından yıkılmadır. MHP’nin kendisini hançerlemek için fırsat beklediği bir dönemde, AKP’nin PKK ile varoluşsal bir savaşa sürüklenmesi iktidarı kaybetmek ile eşanlamlıdır.

AKP’nin PKK ile savaşı sürdüğü müddetçe iç politikada ne DEM’e ne de CHP’ye yanaşması mümkündür. Bu durum belli bir süre sonra siyasi olarak çıkmaz ile sonuçlanacak ve AKP’nin meşruiyetini kaybetmesine ve de açıktan diktatörlüğe geçmesine neden olacaktır. İşte bu andan itibaren Batı Erdoğan’a yaptırım silahını çekerek dış meşruiyetine de darbe vuracaktır. İç darbe ile dış darbenin birleşmesi durumunda, Bahçeli alttan alta CHP ve DEM’e yanaşarak AKP’ye karşı yeni bir cephe oluşturarak onu yıkmaya çalışacaktır. İşte Erdoğan böyle bir son ile karşılaşmamak için, Suriye’deki olayları bahane ederek PKK ile masaya oturdu ve aynı anda CHP’de genel başkanlık değişiminin olması için çalışarak ve gizlice Özgür Özel’e destek vererek de “CHP’nin yumuşaması”nı sağladı. Bu iki politik önlem ile Devlet Bahçeli’yi boşa düşürdü.

AKP’nin alttan alta kendisine karşı CHP ve DEM ile birlikte bir cephe kurduğunu farkeden Bahçeli, bu cephenin dışında kalmamak ve tecrit olmamak için Çözüm Süreci açılımını kabul ederek ve hatta bu sürecin lideri gibi görünme algısı yaratarak, bu süreci içeriden dinamitlemek isteyen bir politikayı yani bir aldatma politikasını Erdoğan’a karşı devreye soktu. Bahçeli psikolojik operasyonlar ile CHP tabanını CHP yönetimine karşı provoke ederken aynı anda DEM’e de el uzattığı için, kimse onun provakatif girişimlerinden şüphelenmemektedir. Ama PKK’ye direk teslimiyet dayatan bir siyasi içerik ile hareket ederken, biçimsel olarak sürece sahip çıkarak, AKP ile PKK arasında potansiyel olarak varolan çatışmayı da sürekli kuvveden fiile çıkarmak istemektedir. MHP’nin asıl amacı özellikle PKK ile DEM’in kafasını çelerek ve AKP’nin çekimserliği ve duraksaması karşısında yani Çözüm Süreci’nde siyasi ve hukuki adım atmaması durumunda kendisini bir çözüm merkezi haline getirmek ve PKK ile DEM’i daha fazla kendisine doğru çekerek AKP ile çatışmasını sağlamaktır. Böylece hem AKP hem de PKK-DEM bloku siyasi olarak çıkmaza girecektir. Başka bir ifade ile Bahçeli rakiplerini yanlış bir stratejiye çekerek etkisiz hale getirmek istemektedir. Bahçeli Çözüm Süreci’ni içten dinamitlerken aynı zamanda AKP’nin yaptığı gibi CHP ve DEM ile de dolaylı bir ittifak aramaktadır.

İşte PKK AKP ile MHP arasındaki bu “gizli iktidar mücadelesi” içerisine düşmüştür. Strateji ve taktiklerini ise bu ikisi arasındaki çelişkilere göre ayarlamak ve her ikisini de zayıflatan güçlü bir siyasete bağlamak zorundadır. KCK’nin siyasi olarak ayakta kalışı bu ikisi arasındaki çelişkilerden doğru bir şekilde yararlanmaya bağlıdır.

PKK’nin resmi olarak kendisini feshi, AKP ile MHP arasındaki siyasi kavgadan yararlanma ya da onların vermiş olduğu” taht kavgası”nın içerisine kendi temel amacı için yerleşme girişimidir. PKK’nin temel sorunu Türk devleti karşısında güç dengesini köklü bir şekilde değiştirememektir. PKK Ortadoğu’da belirli bir çerçeveye hapsolmuştur ve bu çerçeveyi yarabilmesi için, Kürdistan’ın farklı parçalarında taze kuvvetlere ve güçlere ulaşması zorunludur. PKK Türkiye’deki mücadelesinde Türkiyeli devrimci ve demokratik hareketlerden gerekli yardımı göremediği için, Türk devleti karşısındaki “gerekli gücün” elde edilmesi sorununu, Kürdistan’ın diğer parçalarından elde etmek istemektedir. Böylece diğer parçalarda elde edilecek kazanımlara dayanılarak tekrar Türkiye’ye dönülecek ama bu sefer karşılıklı güç dengesi kökünden değişmiş olacaktır.

Ama Türk devleti PKK’nin bu stratejik niyetini bildiği için onun ile savaşa hiç ara vermemektedir. İşte ilk defa dünya ve ülke siyasetinde ortaya çıkan yani AKP’nin kendi rejimini korumak için PKK ile savaşa belirli bir süre ara verme taktiğini PKK, Ortadoğu’da stratejik derinlik elde etmek için kullanmak istemektedir. AKP’nin kendi rejimini korumak için PKK’ye açtığı bu tarihsel alanı ve zamanı PKK, Rojava’daki kazanımları korumak ve Batı’nın İran rejimini devirme hamlesinde de Rojhilat’da iktidarlaşarak geliştirmek ama aynı zamanda Türkiye’de de yasal ve demokratik mücadeleyi ön plana çıkararak Kuzey’deki kazanımları da yasal zeminde ilerletmek isteyen bir siyaset geliştirmek istemektedir. Kuzey’deki kazanımlar ancak Rojava ve Rojhilat’daki askeri kazanımlar korunduğu ve geliştiği müddetçe korunmuş olabilecektir. İşte PKK’nin feshi ile amaçlanan PKK’nin gücünün ikiye ya da üçe katlanmasıdır. Bu süreç doğru değerlendirildiği zaman hem Türkiye’deki hem de İran’daki faşist rejimler yıkılmış olacak, bunun sonucunda ise Suriye’deki HTŞ rejimi de yok olmuş olacaktır.

Bu yukarıdaki planın işleyebilmesi için KCK’nin Türkiye’nin iç politikasında yanlış yapmaması gerekmektedir. Başka bir ifade ile AKP ile MHP arasındaki ilişkilerde doğru bir mevzilenmeye ve doğru bir politikaya sahip olması gerekir. Aksi taktirde en büyük darbeyi o yiyecektir.

Bundan dolayı bu soruna biraz daha yakından bakmak gerekmektedir.

Tarihin farklı dönemlerinde farklı politik aktörler “politik üçgenler” oluşturdular. Ortaya çıkan politik üçgenin yönetimi oldukça zor ve karmaşık bir durum olup, bu üçgenin yönetiminde başarısız olunması durumunda ise sonuçları tek kelime ile felaket ile bitmektedir. Ama başarı anında ise politik kazanımları da aynı şekilde büyük olmakta ve hatta tarihin önemli dönemeçlerini oluşturmaktadır. Politik üçgenin yönetiminde dikkat edilmesi gereken bazı çok önemli noktalar söz konusudur. Tarihte bazı çok bilinen üçgen siyasetine örnekler verirsek:

1-   Avrupa’da 16. ve 17. Yüzyılda yaşanan Katolik ve Protestan savaşının sonlarına doğru, Fransa’da Louis XIII ve Başbakanı Richelieu’nün Raison D’état (Devlet Aklı) politikası aracılığıyla oluşturmuş oldukları politik üçgen.

2-   ABD’nin kuruluşu sırasında ABD’deki bağımsızlıkçılar, Britanya İmparatorluğu ve Fransa imparatorluğunun oluşturmuş oldukları politik üçgen.

3-   Almanya’nın birliği sırasında Prusya devleti, Fransa imparatorluğu ve Avusturya imparatorluğunun oluşturdukları politik üçgen.

4-   Birinci Dünya Savaşı sırasında Ekim Devrimi’nden sonra İtilaf devletleri, İttifak devletleri ve Bolşevik Rusya arasındaki politik üçgen.

5-   İkinci Dünya savaşı öncesi İngiltere-Fransa, Nazi Almanya’sı ve SSCB’nin oluşturdukları politik üçgen.

6-   1970’lerin sonlarından itibaren ABD, SSCB ve Çin’in oluşturmuş olduğu politik üçgen, ki bugünkü dünyanın temelini oluşturmuştur.

Avrupa’lı bir devlet insanın ondokuzuncu yüzyıldaki ittifak sistemleri üzerine olan bir değerlendirmesinde, beş büyük devletin hegemonyayı elinde bulundurduğu bir “beşli sistemde” en azından “üçlü bir ittifak” sistemi oluşturmak ve onun içinde yer almak gerektiğini belirtmiştir. Başka bir ifade ile sürekli olarak üçlü bir ittifak sistemi içinde yer almak gerekmektedir. Bu fikrin üçlü bir ittifak sistemi yani politik üçgen içindeki karşılığı ise en azından sürekli olarak “ikili bir ittifak” sistemi içinde yer almasını bilmektedir. Ama bu da yetmez, üçlü ittifak sisteminde karşıdaki iki güçten hangisinin yakın ve hangisinin uzak düşman olduğunun da DOĞRU belirlenmesi gerekir. Çünkü yakın düşmana karşı uzak düşmanla geçici bir ittifak kurulacak ve ancak bu doğru perspektif ittifakın içeriği ile biçiminin doğru belirlenmesine izin verecektir.

Üçlü ittifak sisteminde birinci ilkeyi yani sürekli olarak bir güç ile (ki genelde bu uzak düşmandır) ittifak halinde olmak oluştururken, ikinci ilkeyi de bu iki gücün sürekli zayıflatılması oluşturur. Bir üçüncü ilkeyi de, karşımızdaki iki güç zayıflarken, kendi gücümüzün de bu zaman zarfında büyümesi oluşturur. Onların zayıflama anını bizim güçlenme anımız olarak değerlendirmek gerekir. Yukarıda verilen altı örnekte:

1-Louis XIII ve Richelieu ikilisi, Avrupa genelinde gizlice Protestanları Katoliklere karşı destekleyerek, içte de Katoliklerin desteğini alarak Protestanları bastırdılar. Bu politika sonucunda Fransa güçlü ve merkezi bir devlet haline geldi, Avrupa’da da büyük bir nüfuz elde etti.

2-ABD’deki bağımsızlıkçılar ile Fransa imparatorluğu ittifak halinde Büyük Britanya’yı yenmişlerdir. Bu politika Büyük Britanya’nın Avrupa üzerindeki nüfuzunu zayıflatmıştır ve Fransa’nın güçlenmesine neden olmuştur.

3-Prusya devleti Fransa ile ittifak halinde önce Avusturya İmparatorluğu’nu yenmiş, daha sonra da bütün Alman prenslikleri ile birlikte Fransa’yı yenmiştir. Kendisi güçlenirken diğer iki güç zayıflamıştır.

4-Bolşevikler Almanya ile Brest-Litovsk anlaşması yaparak, Rusya’da İngiliz-Fransız ittifakı ile hareket eden yerel politik hareketleri yenmiştir. İki emperyalist gücü kendisini dışarıda bırakarak savaştırdığı için her ikisi de Bolşevikler karşısında zayıflamışlardır. Bolşevikler iktidarı böyle elde tuttular yoksa iktidarları yıkılmıştı.

5-SSCB 1939 Paktı ile Nazi Almanya’sı ile geçici ittifak kurarak kendi karşısındaki iki kampı savaşa sokarak zayıflatmıştır. SSCB’nin savaştan yıkılmadan çıkması ise bu sayede mümkün olmuştur.

6-ABD ile Çin SSCB’ye karşı ittifak kurarak ve onu zayıflatarak sonunda da yıkılmasına neden olmuşlardır. Bu ilişkide her ikisi de kazanmıştır.

İşte şimdi bu ilkeleri AKP, MHP ve KCK arasındaki ilişkilere uyarlamaya ve bu temelde belirli bir politik sonuç çıkarmaya çalışacağız. Ama bir kez daha ittifak sisteminin ilkelerini belirtelim: Yakın düşmana karşı uzak düşman ile geçici ittifak (1); İttifak yaptığımız gücü yani uzak düşmanı bu ittifak sisteminde zayıflatmak (2); ve bu ittifak süreci boyunca hem ittifakın imkanlarını kullanarak hem de başka alanlarda güçlerimizi uzak düşmana karşı yani geçici ittifak yaptığımız düşmana karşı gerektiği ölçüde büyütmek (3).

Eğer okur AKP, MHP ve KCK arasında oluşan politik üçgene dikkatli bir şekilde bakarsa, özünde bu üç hareketin Çözüm Süreci boyunca bu yukarıdaki üç ilkeyi uyguladıklarını görecektir. Güncel politikaların hepsi bu üç ilkenin oluşturmuş oldukları dengenin sonuçları olarak ortaya çıkmaktadırlar. İster hareketler bunun farkında olsunlar isterse de olmasınlar. İşin özü değişmez.

(Devam edecek)

[1] Bakınız “AKP-MHP Kavgası ve Muhalefet” ile “Çanlar Kimin İçin Çalıyor ?” yazılarına.