POLİTİKA VE SANAT (K. Erdem)

I-Giriş Politika gibi sanatın da kökeni çok eskilere dayanır ve hatta politikadan da daha eskidir denebilir. Çünkü politika sınıflı bir toplumun ürünü olmasına karşın, sanat, çok ilkel de olsa, toplum sınıflara bölünmeden önce de vardı.

POLİTİKA VE SANAT (K. Erdem)

I-Giriş

Politika gibi sanatın da kökeni çok eskilere dayanır ve hatta politikadan da daha eskidir denebilir. Çünkü politika sınıflı bir toplumun ürünü olmasına karşın, sanat, çok ilkel de olsa, toplum sınıflara bölünmeden önce de vardı.

Politika ve sanat genel toplumsal bilincin iki farklı derecede ve bundan dolayı da iki farklı biçimde tezahürünü oluştururlar. Her ikisinin genel toplumsal işleyişte farklı fonksiyonları olmasına karşın, birbirlerini karşılıklı besleyen ve bir bütünün farklı parçaları olmalarından dolayı, bütün aracılığıyla da birbirlerine şu ya da bu şekilde bağlanan ve tamamlayan bir durumları da söz konusudur.

Politika ve sanatın nesnesi biçimsel olarak aynıdır yani Kendinde-Varlık konumundaki toplumdur. Ancak bu Kendinde-Varlık konumundaki toplumun bilincinin farklı derecelerini hedef almalarından dolayı da farklı araç ve amaçlara sahip olurlar. Bundan dolayı politika ancak Örgüt biçiminde varolabilirken, sanat da Estetik biçiminde varolabilmektedir.

Nasıl çeşitli politika biçimleri varsa (emperyalist, küçük-burjuva, liberal, komünist vs.) aynı şekilde çeşitli sanat biçimleri vardır. Bunun nedeni hiç kuşkusuz varolan üretim tarzı ve bunun tarihsel sonuçlarıdır. Nasıl doğru bir politik çizgi oluşturabilmek için mevcut üretim tarzının analizinden başlıyorsak, aynı şekilde de doğru bir sanat anlayışına sahip olabilmek için de varolan üretim tarzının sonuçlarından hareket ederek, bunun sanat biçimi içerisindeki görünümlerini incelemek gerekir. Materyalist sanat anlayışı bunu gerektirir.

II-Politik Bilinç ve Sanatsal Bilinç

Nasıl genel olarak bilincin nesnesi madde ise, toplumsal bilincin nesnesi de kendinde-varlık konumundaki toplumdur. Ama bu toplum da herhangi bir toplum değil, tarihsel olarak belirli bir üretim tarzı içerisine hapsolmuş bir toplumdur.

Toplumun üretim ve bölüşüm yapısından kaynaklanan toplumsal bilincin çeşitli dereceleri, politik ve sanatsal öznelerin (politika ve sanatçı) çeşitli biçimlerinin oluşmasına yol açar. Yani politikacının ve sanatçının kendisi, toplumun genel yapısal süreçleri içerisinde bir sonuç olarak ortaya çıkarlar. Toplumun “kendinde yapısı” içerisindeki bütün çelişkiler (ki onlardan bağımsız olarak oluşmuşlardır), onların yaratımının “hammaddesini” oluştururlar.

Politika, muhalefette olsun, iktidarda olsun, kitlelerin bilinçlerini iktidar olgusu etrafında şekillendirmeye aynı zamanda da ayrıştırmaya çalışır. Politika muhalefetteyken, kitlelerin bilinçlerini, iktidarı ele geçirmek için egemen politik yapıdan ayırmaya çalışır. İktidarda ise, kitleleri, iktidarın etrafında tutmak ve iktidarını güçlendirmek için, muhalefetteki düşmanlarından ayırmaya çalışır.

Sanat ise, kitlelerin duygu ve düşüncelerini , estetik biçim aracılığıyla, belirli kavramsal formlar doğrultusunda uyarıcı bir şekilde ayırmaya çalışır. Aristoteles sanatın bu işlevine Katharsis (Arınma) adını vermiştir. (1)

Hiç kuşkusuz politik bilinç sanatsal bilinçten daha yüksektir. Politik bilinç, sanatsal bilincin uyarıcılığı ile beslenir (tersi de doğrudur) ama sanata kendi genel eğilimi doğrultusunda yeterli bir alan açtığı ya da açabildiği zaman da onun aracılığı ile toplumsal egemenlik doğrultusunda adeta yelken açar.

Proletaryanın Kendinde-Varlık konumundaki duyguları içerisinde, belirsiz ve netlikten uzak olarak kendisinin tarihsel yeri ile ilgili olan düşünceleri dağınık ve sezgi düzeyinde bulunur. Ama bunlar ancak Kendisi-İçin-Varlık konumunun düzeyindeki araçlar yani politika, örgüt ve ideoloji aracılığıyla toparlanarak daha yüksek bir komünist nitelik düzeyinde biçimlenebilirler. Proletaryanın duygu ve düşüncelerinin ideoloji, politika ve örgüt aracılığıyla bir tek komünist nitelik içerisinde toplanması ve birleştirilmesi, onun tarihsel kişiliğinin gelişmesi için kaçınılmazdır. Bu ayrıştırma ilerledikçe, işçilerin içselliğinin (duygu, düşünce, ruhsal, kişilik, karakter vs.) bütün cephelerinde burjuva etkiler de zayıflamaya ve komünist maddi yapının gelişmesine paralel olarak da yok olmaya başlar. Bu içselliğin arınmasında ve iç birliğinin daha sağlam ve yüksek bir biçimde kurulmasında çeşitli sosyal araçların (ideoloji, politika, sanat, spor vs.) aynı komünist nitelik düzeyine getirilmesi zorunludur. İnsan bilincinin değişik düzeylerini yansıtan araçların birbirlerini destekleyici olarak kullanılması ya da örgütlenmesi zorunludur. Onun için, işçi sınıfının burjuvaziden politik düzeydeki bir ayrışması, sanatta estetik aracılığıyla yani sanatın somut eyleminin sonucu olan bir Katharsis ile desteklenmelidir.

Sanatçı toplumun kendinde yapısı içerisinde, dağınık, tesadüf, estetikten yoksun olan duygu ve düşünceleri, estetik olarak düzenler, ayarlar ve somut bir yaratım çerçevesinde tekrar alıcılarına aktarır. Ama bu aktarım aynı zamanda, alıcıların yani yapıtın etkilediği kitlenin ruhsal yapısında bir ayrışmaya, bir esine ve uyarıma neden olur. Bu ayrışma, esin ya da uyarım, sürekli olarak belirli bir ideoloji ve politik biçimin genel eğilimi üzerinde bulunur.

Sanat alanı ile politika alanı arasındaki karşılıklı etkiye ilginç bir örnek vermek gerekirse, Çernişevski ile Lenin’in “Ne Yapmalı?” adlı eserlerini verebiliriz. (2) Biri roman diğeri ise teorik bir kitap olan bu eserler, adlarının aynı olmalarına karşın, değişik biçimler içerisinde aynı sorunu, değişik düzlemlerde işliyorlardı: Devrimci Örgüt ve Profesyonel Devrimcilik.

Az yukarıda materyalist tarih anlayışı çerçevesinde, politikanın ve sanatın belirli bir üretim tarzı içerisine hapsolduğunu belirttik. Bu noktada önemli bir sorun belirmektedir. Komünizmde sanat nasıl bir dönüşüme uğrayacaktır? Günümüzdeki sanat anlayışından farkı neler olacaktır?

Komünizmde sanatın nasıl bir dönüşüme uğrayacağının anlaşılması ancak komünist üretim tarzının anlaşılmasıyla olanaklıdır. Çünkü üretim tarzının yapısı aynı zamanda bize Kendinde-Varlık konumundaki toplumun yapısını da vermektedir. Madem ki sanatın nesnesi toplumun nesnel yapısıdır, o zaman bu nesnel yapının kendisi de ancak varolacak egemen üretim tarzının analizi sayesinde mümkün olacaktır.

Daha önceleri de bir çok defa belirttiğimiz gibi komünist üretim bilimsel temelde yapılan bir üretimdir. (3) Yani komünist emekçi bir bilim insanıdır. Yüksek derecede bir eğitim almış, entellektüel olarak iyi yetişmiş, üretim sürecinde görevi, üretim sürecinin otomasyon karakterinden dolayı, emek aletini sadece denetim ve gözetim altında tutan bir emekçidir. İster istemez komünizmde sanat bu bilim insanının duygu ve düşüncelerini kendisine temel almak zorunda kalacaktır. Hiç kuşkusuz bu komünist insanın eğilimleri, özlemleri, heyecanları, duyguları ve düşünceleri günümüz insanından çok farklı olacaktır; ve komünist sanat bu bilim insanının duygu ve düşüncelerine göre bir biçim kazanacaktır, ki kafa ve kol emeği arasındaki çelişkinin kaybolmasına paralel olarak sanat ile bilim birleşerek Entellektüel Sanatın oluşmasına yol açacaktır. Komünizmin sanatı Entellektüel Sanat olacaktır. Bu sanatın içeriğine ve biçimine ise tamamen bilim egemen olacaktır.

III-Politika ve Sanatta Özbilinç

Politikacı ve sanatçı, değişik toplumsal bilinç biçimleri içerisinde aslında aynı mantık düzleminde yer alırlar. Ama araçlarındaki ve amaçlarındaki farklılık onların toplumsal işlevlerini farklı kılar.

Bir sınıfın kendinden-varlık konumundan kendisi-için-varlık konumuna yükselmesi kaçınılmaz olarak Özbilinç sorununu ortaya çıkarır. Bir sınıfın özbilincinin gelişmesi, bu özbilincin öğelerinin varlığını ve bunlar arasında doğru ilişkilerin kurulmasını gerektirir.

Nasıl politika ve sanat genel toplumsal bilincin çeşitli derecelerinin tezahürünü oluştururlarsa, politikacı ve sanatçı da özbilincin taşıyıcısının çeşitli derecelerini ve biçimlerini oluştururlar.

Özbilinç, bilincin kendi maddi temeline tekrar geri dönmesidir ancak pasif ve edilgen olarak değil, eylem içerisinde, iradede yekvücut bulmuş bir şekilde, belirli bir ereğe sahip olarak aktif bir şekilde geri dönmesidir.

Sınıflı toplumlarda, bir sınıfın özbilincinin uyarılması, işbölümünden dolayı profesyonel sanatçı ve politikacıları (elbette ki hepsi profesyonel değildir) gerekli kılar. Zaten sınıflı toplumun kendisi, politikayı ve sanatı ayrı bir işkolu olarak profesyonelleştirir. (4)

Belirli bir sınıfın özbilincinin uyarılması ve geliştirilmesi, özbilincin öznelerinin (politikacı ve sanatçı) faaliyeti aracılığı ile olur. Bunu gerçekleştirmeye çalışan özne, iki şeyi birleştirmek zorundadır:

a-Alıcıların (kitlelerin) içselliği ile;
b-kendi sınıfının dünya görüşünün temel ilkelerini, bir fikir aracılığı ile somut bir eser içerisinde birleştirilmesini. (5)

Belirli bir üretim ilişkileri içerisinde yer alan sınıflar tek toplumun maddi ve manevi ihtiyaçlarını üretmekle kalmazlar, ama bu üretim aracılığıyla ya da toplumsal üretim ve bölüşüm ilişkilerindeki yerlerine göre de iç-dünyalarını ya da içselliklerini de tekrar tekrar üretirler. İşte özbilincin özneleri, toplumun kendinden yapısı içerisinde bu içselliği kendine temel olarak alır ve bu içselliği özbilinç düzeyinde, bu sonuncusunun özel formları aracılığıyla tekrar üretirler. Kendisi-için-varlık konumu düzeyindeki içsellik, kendisine ait özel formlara sahip olur. Ama bu durumdaki içsellik, bir fikir aracılığıyla ve somut bir eser içerisinde gelişiminin doruğuna ulaşır. Kendisi-için-yapısı içerisindeki içselliğin, bir fikir aracılığıyla ve somut bir eser içerisinde dolayımlanması olmaksızın belirginleşmesi ve böylece de duygu ve düşüncelerde bir ayrışmaya yol açması olanaksızdır.

Sanatçının eseri, kendi içerisinde ayrıştırıldığı zaman iki şeyi yansıtır:

a-Nesnel toplumsal gerçekliğin sanatçının bilincine yansımasını;
b-Sanatçının bilincine yansıyanın, sanatçının özgün bir fikri aracılığıyla, somut bir eserin estetik biçimi içerisinde kitlelere yansıtılması.

Yani sanatçının eseri, yansımanın (nesnel dünyanın sanatçının bilincine yansıması), bir fikir ile estetik biçim içerisinde tekrar biçimlenerek kitlelere yansımasından oluşur. Sanatçı birinci süreçte pasif bir alıcı gibi görünür, ikincisinde eylem içerisinde yansıtıcı gibi görünür. Bu aslında yadsımanın yadsınmasıdır.

Sanat için geçerli olan bu durum politika için de geçerlidir. Zaten sanatta özbilincin bu düzeyine eser, politikada ise taktik tekabül eder.

Bu noktada yansıyan ile yansıtılan arasındaki ilişkiye de kısaca değinmekte fayda vardır.

Yansıyan ile yansıtılan, maddenin doğası gereği hiçbir zaman tam özdeş olamaz:

“... özgün ile yansının karşılaştırılması, bunlar arasında varolan, ortadan kaldırılması olanaksız ikilik, her türlü yansıtma kuramının felsefi temelini oluşturmaktadır. ”(G. Lucaks, a. g. e. s. 98)

Yansıyan (Bilinç) ile yansıtılan (madde) arasında sürekli varolan ve tam örtüşmeyen fark, kaçınılmaz olarak yansıma sürecinde bozum sorununu ortaya çıkarır. Aslında her yansıtma aynı zamanda gerçekliğin bir bozumudur da.

Engels, madde ile bilinç arasındaki farkı C. Schmidt’e yazdığı bir mektupta ilginç bir şekilde şöyle belirtmiştir:

“Hegel’in terminolojisini yeniden ele almak gerekirse, düşüncenin ve varlığın özdeşliği, her yerde sizin daire ve çokgen özdeşliği önermeniz ile çakışır. Ya da bir şeyin kavramı ile onun gerçekliği, hiç buluşmaksızın durmadan birbirine yaklaşan iki kavuşmaz gibi koşutturlar. (abç) Onları ayıran farklılık tam tamına şudur:Kavram birden, dolaysız gerçeklik değildir, gerçeklik de dolaysız olarak kendi kavramı değildir. ” (F. Engels, Marx-Engels Seçme Mektuplar, s. 257-258, Evrensel Basım Yayın)

Engels bu mektubunda, madde ile düşüncenin tam çakışmadığını ama birbirlerine de sürekli yaklaşan bir eğilime sahip olduklarını belirtmektedir. Karşıt kutuplar her ne kadar birbiri içerisine geçerlerse de biri diğeri içerisinde tamamen erimez. Aksi taktirde çelişkinin kendisi (bununla birlikte de hareket) ortadan kalkmış olurdu. Zaten kutupların (madde ve düşüncenin) birbiri içerisinde tamamen erimesi söz konusu olsa ya da herhangi bir görüş bunu ileri sürmüş olsa o zaman bu materyalist bir görüş değil idealist bir görüş olur.

Onun için madde ile düşünce her ne kadar özdeşlerse de o kadar da ayrıdırlar.

(1) «Katharsis’in sanat ve estetik açısından önem taşıyan anlamı ise Aristoteles’te belirginleşir. Aristoteles’e göre katharsis, duyguların sanat yoluyla arındırılmasıdır. Sanat aracılığıyla insanın duyguları uyarılarak, ruhun arılığına varılacaktır. Özellikle tragedia, acıma ve korku duygularını uyandırarak insanı etkiler ve böylece arınmayı gerçekleştirir.» (Georg LUKACS’ın ESTETİK-III kitabının «Kavramlar Dizini» bölümü,s.204,Payel Yayınları)
(2) Bu makale aslında uzun bir makalenin ilk bölümüdür.İkinci bölüm ise somut örnekler içerisinde politika ile sanat arasındaki ilişkileri ele almaktadır. Makalenin bu bölümü Devrimci Bülten’in gelecek sayılarında yayınlanacağı için şimdilik burada sadece politika ile sanat arasındaki karşılıklı etkileşime değinerek geçiyorum.
(3) Bunun için Devrimci Bülten’in çeşitli sayılarına bakılabilir.
(4) Komünist toplumda politika ortadan kalkacak sanat ise profesyonel karakterini kaybedecektir. Böylece emek alanı ile sanat alanı iç içe geçmiş olacaktır. Yani komünist emekçinin,toplumsal yükümlülüğü olan çalışmanın dışında sanat ile uğraşmak için de bol bol zamanı olacaktır. Sanattaki profesyonelleşmenin ortadan kaldırılması niteliğin kaybına yolaçmadan ancak komünizmin yüksek üretkenlik düzeyinde mümkün olacaktır.
(5) Bakınız Georg Lucaks,s.126,a.g.e.