Trump Kürtleri Niçin Hedefe Koyuyor?

Son birkaç gündür Donald Trump, daha önce de çeşitli vesilelerle dile getirdiği bir iddiayı yeniden gündeme taşıdı. Trump’ın öne sürdüğü iddiaya göre, İsrail ile birlikte İran’a yönelik operasyonlar sırasında ABD tarafından Kürtlere, İran muhalefetine ulaştırılmak üzere silahlar verilmiş; ancak Kürtler bu silahlara el koyarak onları İran muhalefetine teslim etmemiştir. Ancak Kürt siyasi örgütleri ve partileri yaptıkları açıklamalarla bu iddiayı açık biçimde yalanlamış, ABD tarafından kendilerine böyle bir silah sevkiyatının yapılmadığını belirtmişlerdir. Ortada bu kadar net bir yalanlama varken şu soru önem kazanmaktadır: Trump neden böyle bir iddiayı gündeme getirmektedir?

Haziran 13, 2026 - 20:11
39
Trump Kürtleri Niçin Hedefe Koyuyor?

Trump Kürtleri Niçin Hedefe Koyuyor?

Kemal Erdem

Son birkaç gündür Donald Trump, daha önce de çeşitli vesilelerle dile getirdiği bir iddiayı yeniden gündeme taşıdı. Trump’ın öne sürdüğü iddiaya göre, İsrail ile birlikte İran’a yönelik operasyonlar sırasında ABD tarafından Kürtlere, İran muhalefetine ulaştırılmak üzere silahlar verilmiş; ancak Kürtler bu silahlara el koyarak onları İran muhalefetine teslim etmemiştir.

Ancak Kürt siyasi örgütleri ve partileri yaptıkları açıklamalarla bu iddiayı açık biçimde yalanlamış, ABD tarafından kendilerine böyle bir silah sevkiyatının yapılmadığını belirtmişlerdir. Ortada bu kadar net bir yalanlama varken şu soru önem kazanmaktadır: Trump neden böyle bir iddiayı gündeme getirmektedir?

Bu sorunun cevabı, Trump’ın Kürtlere yönelik olarak yürüttüğü daha geniş kapsamlı siyasi ve psikolojik savaş stratejisinde aranmalıdır. Çünkü Trump’ın söz konusu açıklaması yalnızca anlık bir propaganda malzemesi değildir; aksine gelecekte Kürtlere yönelik olarak geliştirilecek siyasi tasfiye politikalarına meşruiyet kazandırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir psikolojik operasyonun parçasıdır.

Yazılarımızı takip edenler hatırlayacaktır: Uzun süredir ABD ile onun başlıca müttefikleri olan İngiltere, İsrail ve Körfez monarşilerinin Ortadoğu’da yürüttükleri stratejik yeniden yapılanma projesinin sivri ucunun öncelikle Kürtlere, bununla birlikte bölgedeki diğer azınlıklara ve farklı inanç topluluklarına yöneldiğini dile getirmekteyiz. Çünkü bölgede oluşturulmak istenen yeni siyasal düzen, bu toplumsal güçlerin bastırılmasını veya etkisizleştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bugün Suriye’de yaşanan gelişmeler bu stratejinin somut bir örneğidir. ABD ve müttefikleri tarafından desteklenen ve giderek şekillenen yeni bölgesel plan, Suriye, Irak ve Lübnan’ı kapsayan daha geniş bir yeniden düzenleme perspektifi üzerine kurulmaktadır. Bu çerçevede Suriye’nin HTŞ önderliğinde ve Körfez monarşilerinin güçlü etkisi altında yeniden yapılandırılması hedeflenmektedir.

Bu projenin en önemli sonuçlarından biri ise Kürtlerin elde etmiş oldukları siyasi ve toplumsal kazanımların tasfiye edilmesidir. Çünkü Suriye’de ortaya çıkan yeni yönetim modeli, çoğulcu ve demokratik bir siyasal düzen yerine merkeziyetçi ve ideolojik olarak tekçi bir yapı öngörmektedir. Böyle bir sistem içinde Kürtlerin ayrı bir siyasal irade olarak varlığını sürdürmesi değil, yeni rejime bütünüyle entegre edilmesi ve zaman içerisinde asimile edilmesi hedeflenmektedir.

Bugün Suriye’de yaşananların benzerlerinin yarın Irak’ta yaşanmayacağını düşünmek için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Irak Kürdistanı’nın mevcut statüsü ve Kürtlerin Irak içerisindeki siyasal ağırlığı da uzun vadede aynı stratejik planın hedefleri arasındadır. Çünkü ABD ile Körfez monarşileri arasındaki yeni ittifak modeli, bölgedeki bütün bağımsız siyasi odakların zayıflatılmasını gerektirmektedir. Kürt hareketi de bu açıdan önemli hedeflerden biri haline gelmektedir.

Trump’ın Kürtleri hedef alan açıklamalarının ardındaki mantık tam da burada ortaya çıkmaktadır. Amaç yalnızca Kürtleri eleştirmek değildir. Amaç, Kürtleri uluslararası kamuoyu nezdinde güvenilmez, fırsatçı ve ortaklarına ihanet eden bir güç olarak göstermeye çalışmaktır. Böylece ileride Kürtlere karşı uygulanabilecek baskı, tasfiye veya saldırı politikaları için şimdiden psikolojik ve ideolojik bir zemin hazırlanmaktadır.

Söz konusu stratejinin daha geniş boyutu ise bazı çevrelerde “Büyük Suriye” olarak tanımlanan bölgesel yeniden yapılanma planında görülebilir. Bu perspektife göre Irak’ın Sünni bölgelerinin Suriye eksenine bağlanması, Lübnan’daki Sünni unsurların da benzer şekilde yeni bir siyasal yapılanma içerisinde yer alması öngörülmektedir. Böylece bölgede daha büyük ve daha etkili bir Sünni blok oluşturulması hedeflenmektedir.

Bu tür bir yeniden yapılanma, bir yandan Kürtlerin, diğer yandan Irak’taki Şii güçlerin etkisinin sınırlandırılması sonucunu doğuracaktır. Aynı zamanda Lübnan’ın mevcut yapısının parçalanması ve bu yolla Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi de planın önemli hedeflerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle HTŞ’nin Suriye’de iktidara taşınması, başlı başına nihai amaç değil; daha büyük bir bölgesel dönüşüm projesinin ilk aşaması olarak değerlendirilmelidir. Önümüzdeki dönemde Irak ve Lübnan’ın mevcut devlet yapılarının ciddi biçimde sarsılması, hatta parçalanması ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Trump’ın Kürtlere yönelik politikası da bu genel stratejinin bir parçasıdır. Kürtlerin önce İran’a ve gerektiğinde Türkiye’ye karşı kullanılmaları, ardından ise bölgesel yeniden yapılanmanın ihtiyaçları doğrultusunda tasfiye edilmeleri hedeflenmektedir. Bu nedenle Kürt hareketinin İran konusunda izlediği temkinli tutum stratejik açıdan önem taşımaktadır. Çünkü Kürtler İran rejiminin yıkılmasına katılsalar da katılmasalar da, ortaya çıkan genel stratejik tablo onların gelecekte baskı altına alınmasını ve siyasal alanlarının daraltılmasını öngörmektedir.

Dolayısıyla Trump’ın ortaya attığı iddia basit bir polemik ya da gündelik bir siyasi tartışma olarak değerlendirilmemelidir. Bu tür açıklamalar, Kürtleri hedef alan daha kapsamlı bir psikolojik savaşın parçalarıdır. Amaç, gelecekte gerçekleştirilebilecek baskı ve tasfiye politikaları için toplumsal ve uluslararası meşruiyet üretmektir.

Bu nedenle Ortadoğu halklarının yaşanan gelişmeleri yalnızca günlük siyasi olaylar düzeyinde değil, daha geniş bir stratejik perspektif içerisinde değerlendirmeleri gerekmektedir. Bölgedeki halklar, azınlıklar ve farklı inanç toplulukları kendilerine yönelen tehditleri doğru analiz etmeli; ayrıştırıcı ve tasfiyeci politikalara karşı ortak bir demokratik direnç zemini oluşturabilmelidir. Ancak bu şekilde Ortadoğu’nun geleceğinin yeni çatışmalar, tasfiyeler ve katliamlar üzerine değil; halkların eşitliği ve ortak yaşamı üzerine kurulmasının yolu açılabilir.